Basbakan Davutoglu’nun, 13 Ocak tarihli Grup Toplantisi konusmasinin tam metni
Aziz dava arkadaşlarım, sevgili misafirler; sizleri sevgiyle, saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.
Ekranları başında bizi izleyen aziz vatandaşlarıma da saygılarımı ve muhabbetlerimi sunuyorum.
Grup Toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Geçtiğimiz hafta yoğun bir gündemle, yine yoğun bir çalışma temposuyla geçirdik, hem yurt içinde, hem yurt dışında son derece önemli toplantılara katıldık.
Grup Toplantısını hemen müteakip geçtiğimiz Salı günü Bilim Teknoloji Yüksek Kurulun topladım. Bu, aslında 62. Hükümet programında ısrarla altını çizdiğimiz çok önemli bir konu etrafında ilgili bütün kurumların, bütün bakanlıkların bir masa etrafında toplanarak yoğun bir istişare yaptığı son derece önemli bir toplantıydı. Çünkü biz Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını sürdürülebilir olması için en kritik alanın bilim ve teknoloji alanında yapılacak yenilikler olduğu kanaatindeyiz. Ar-ge gelişmeden, eğitim kadromuzun niteliksel ve niceliksel bir dönüşüm yaşamadan Türkiye’nin 2023 hedeflerin ulaşması mümkün değil; bu da ancak ve ancak bilim ve teknolojide yeni bir paradigma değişimiyle söz konusu olabilir. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nda yaklaşık 7 saat süren toplantımızda önümüzdeki dönemde bilimsel alanda yapılacak çalışmalar, özellikle doktora derecelerinde niteliksel ve niceliksel anlamda bir dönüşüm gerçekleştirilmesi konusunda son derece önemli kararlar aldık, çok dinamik, interaktif bir toplantı neticesinde önümüzdeki dönemin bilim ve teknoloji politikasının ana çerçevelerini belirledik.
Şimdi burada çarpıcı bir istatistiği sizinle paylaşmak istiyorum.
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu ilgili bütün bakanlıkların, yaklaşık kabinenin yarası, YÖK, Genelkurmay Başkanlığı, Savunma Sanayi Müsteşarlığı, üniversitelerimiz, hepsinin bir masa etrafında buluştuğu bu kurul aslında 1983 yılında kuruldu. Fakat, 1983 yılından 2002 yılına kadar bu kurul sadece 9 kere toplantı, 19 yılda 9 kere toplandı. AK Parti iktidarları döneminde, Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı döneminde bizzat Başkanlık yaptığı 19 toplantı gerçekleştirdi 12 yılda. Bu, aslında bir zihniyet farkını açık bir şekilde ortaya koyuyor. 12 Eylül dönemi, 28 Şubat dönemi, insanların kıyafetleriyle, inançlarıyla uğraşırken bilim ve teknoloji göz ardı edilmişti. Bu yüksek kurul 19 yılda sadece 9 kere toplanabilmişti, ama bizim dönemimizde, 12 yılda 19 kere toplandı. Salı günü aldığımız kararla bundan sonra 6 ayda bir toplanacak ve her ay alınan kararlarla ilgili raporlandırma yapılıp bizzat bana arz edilecek; işte aradaki zihniyet farkı bu.
Çünkü 80’li, 90’lı yıllarda, yani eski Türkiye’de bilim sadece ideoloji için kullanılıyordu, insanlara baskı yapmak için, insanların inançları üzerinde üniversitelerde ikna odaları kurmak için kullanılıyordu, gerçek bir bilimsel paradigma değişimi için bilim ve teknoloji ele alınmıyordu. Fakat biz bütün bu tabuları yıktık. Bu tabulardan biri de YÖK ile başörtülü bilim insanları arasındaki gerilimdi ve geçtiğimiz hafta içinde çok değerli bir bilim insanımız, Sayın Zeliha Koçak Tufan’ı başörtülü gerçek bir bilim insanını YÖK üyeliğine Bakanlar Kurulu kontenjanından atadık. Sayın Cumhurbaşkanımızın onayıyla Bakanlar Kurulu kontenjanından yapılan bu atama yeni Türkiye’nin sembolik bir anlamını da ortaya koydu.
Biz, insanların kıyafetleriyle, inançlarıyla değil, beyinlerindeki bilim anlayışıyla üniversitelerimizi ihya ve inşa etmek düşüncesindeyiz. Zeliha Hanım dünyanın çok değişik saygın üniversitelerinde yaptığı bilimsel çalışmalarla YÖK üyeliğine atanma konusunda gerçek bir ehliyet sahibiydi, çalışmalarında başarılar diliyorum. Bundan sonra yüce Meclisimizde olduğu gibi YÖK Kurulu’nda da, üniversitelerde de başı örtülü, başı açık bütün kadınlar eşit haklara sahip olarak yan yana yeni Türkiye için çalışacaklar.
İkinci önemli toplantımız geçtiğimiz Çarşamba günü Savunma Sanayi İcra Komitesi Toplantısıydı, bu da bizim için stratejik bir toplantıydı. Hem savunma sanayinde bilimsel gelişmelerin Türk milli sanayine katkıda bulunması açısından, hem de Türkiye’nin bekası açısından en kritik kurullardan birisi Savunma Sanayi İcra Komitesi. Orada da çok önemli kararlar aldık, Genelkurmay Başkanımızla, Milli Savunma Bakanımızla, ilgili Savunma Sanayi Müsteşarlığı yetkilileriyle ve Türk Silahlı Kuvvetleri yetkilileriyle Türkiye’nin savunma sanayinde yeni bir anlayışla yeni Türkiye’nin kendi savunma sanayini inşa edici anlayışıyla çok önemli kararlar aldık, çarpıcı birkaç kararı burada sizlerle paylaşmak istiyorum.
Milli muharip uçak, yani savaş uçağı, milli savaş uçağıyla ilgili olarak bir proje olarak daha önce alınan karar çerçevesinde ön tasarım aşamasına, yani en kritik aşamaya geçilme kararı aldık. Yani şu andan itibaren savaş uçağı projemizin, Türk markalı milli savaş uçağı projemizin tasarım aşamasına geçilmiş bulunuluyor, inşallah 2023 yılında ilk prototip üretimini de gerçekleştirmeye kararlıyız.
Yine uydu fırlatma sistemi ki uzay teknolojisi açısından son derece önemli ve stratejik bir adımdı, bu projenin de süratlendirilmesi, ivme katılması konusunda prensip kararına vardık. Milli piyade tüfeği, MPT, milli piyade tüfeğinde de ilk aşamada 30 bin üretim olmak üzere seri üretime geçiyoruz. Ve yine Türkiye’nin de ortağı olduğu F-35 en gelişmiş savaş uçağı teknolojisine sahip olan savaş uçaklarından önümüzdeki yıllarda toplamda 100 tedarik edeceğiz, 4 savaş uçağı daha sipariş etme kararı aldık.
Savunma Sanayi Komitesinde aldığımız kararın esası şudur: Artık savunma sanayi millidir, milli olacaktır ve milli bekamızın altyapısını oluşturacaktır.
Milliyetçilik, vatanperverlik Ankara’da kapalı toplantı odalarında nutuk atarak yapılmaz. Gerçek vatanperverlik, gerçek bağımsızcılık, gerçek cumhuriyetçilik, ancak ve ancak Türkiye’nin kendi milli savunma sanayini kurmasıyla mümkün olur. Sayın Bahçeli’ye buradan sesleniyorum, bugün Grup konuşmasında yine birtakım iddialarda bulundu. Kendi Başbakan Yardımcılığı döneminde Türkiye bırakın kendi tankını, kendi uçağını yapmayı hayal etmeyi, başka ülkelerin envanterinden çıkan silahları almak için hibe peşindeydi. Tank modernizasyonu için İsrail’e muhtaçtı. Şimdi hiçbir namerdin önünde boyun eğmeyecek ve kendi milli savunma sanayini kurmuş bir Türkiye var, işte yeni Türkiye bu.
Bilim, milli savunma ve bu stratejik toplantılar yanında Türkiye’nin vicdanını yansıtan çok önemli bir toplantıya daha katıldım, AFAD’ın kuruluşunun 5. yıldönümü. Her zaman vurguladık, devlet iki şey gerektirir; şefkat ve kudret. Şefkati olmayan devletler tiranlaşırlar, kudreti olmayan devletler acizleşirler. Bilim Teknoloji Yüksek Kurulunda aldığımız kararlar, Savunma Sanayi İcra Komitesinde aldığımız kararlar kudretli bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti için alınan kararlardı. AFAD ise, vicdanlı ve şefkatli bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dünyaya yansıyan güler yüzüdür. AFAD, 5 yıl içinde daha önce birçok farklı bakanlıklara, kurumlara dağılmış bulunan fonksiyonları birleştirerek oluşturduğumuz yeni bir yapı ve bizim vicdanımızı temsil ediyor, bizim merhametimizi temsil ediyor. Mazlumlara dönük olarak uzattığımız eli temsil ediyor, Ahi Evran’ın, Hacı Bektaş-ı Veli’nin felsefesini temsil ediyor. “Aşını, kapını, sofranı açık tut, elini açık tut” diyen Ahi Evran’ın, “Bir olun, iri olun, diri olun” diyen Hacı Bektaş-ı Veli’nin. İşte kudret bir olmakladır, iri olmakladır, diri olmakladır. Merhamet ve şefkat elini, kapını, sofranı açık tutmakladır. Biz tarihten aldığımız bu felsefeyi çağdaş dünyaya, küresel dünyaya bir vicdan dersi olarak okutuyoruz. Bakınız AFAD toplantısında hepimizin gözyaşlarına boğulmasına sebep olan Rua kardeşimizin hikayesinden size bahsedeyim. Hani gelip tam ben onun yanağından öpecekken kapıp benim alnımdan öpen, ki Arap kültüründe bu bir saygı ve hürmet ifadesidir, minnet ifadesidir, o küçük yavrucuk Rua 2005 yılında Hama’da doğdu. Annesi Hama’da bir saldırıda, hava saldırısında gözünün önünde hayatını kaybetti, bir öksüz. Babaannesiyle, yaşlı bir hanım, üç kardeşiyle Türkiye’ye sığındı. Malatya’da şimdi mülteci kampında özgür ve güvenli bir şekilde yaşıyor. Babası ise Suriye’de geride kaldı mücadeleyi sürdürmek için. Şimdi Rua’nın bu hikayesini bilen birisi için Türkiye’nin Suriye politikasını insani olarak bakan birisi için eleştirebilmek mümkün mü? Evet, biz yetimlere sahip çıktık, biz öksüzlere sahip çıktık, biz mazlumlara sahip çıktık ve sahip çıkmaya devam edeceğiz. Biz kendisi bir yetim olan ulu bir Peygamberin yolcularıyız, onun izindeyiz. Onun yetimler için söylediği her hadisi gönlümüze, zihnimize nakşetmişiz. Allah şahit olsun ki yetimlere sahip çıktık, sahip çıkmaya devam edeceğiz. Allah şahit olsun ki bu millette bu vicdan, bu devlette bu kudret varken herhangi bir yetim kapımıza geldiğinde onu kendi evladımızdan ayırmayacağız. Allah şahit olsun ki nasıl kendi evladımızın başını okşamışsak, Rua’nın ve diğer yetimlerin de başını okşamaya, bağrımıza basmaya devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki tarihte bu millet o yetimlere sahip çıkmakla anılacak. Çünkü biliyoruz ki biz ahirette o ulu Peygamberin yanında bu yetimlere sahip çıktığımız için yer bulacağız. İki cihan saadetini isteyenler yetimlere sahip çıkmalıdırlar. Bırakınız böyle bir hissiyatı kaybetmiş olan Kılıçdaroğlu, bu mültecilere niye kapılarımızı açtık diye sorsun. Ama ben geçtiğimiz günlerde Kongre vesilesiyle Hatay’da, Gaziantep’te, Osmaniye’de, Kahramanmaraş’ta, değişik vesilelerle Şanlıurfa’da, Adana’da, Malatya bulunduğunda oradaki kardeşlerimizin, oradaki vicdan yüklü aziz vatandaşlarımızın hiçbir etnik ve mezhep ayrımı gözetmeden bu yetimlere nasıl sahip çıktığını gördüğümde Allah’a hamd ettim ve hamd ettim ki biz böyle bir milleti temsil ediyoruz. Bu yetimlere sahip çıkan bütün vatandaşlarımıza bir kez daha bu yüce Meclis adına teşekkürlerimi, takdirlerimi, minnetlerimi sunuyorum. Yine Kobani’den gelen mültecileri ziyaret ettiğimizde Suruç’ta yeni doğan bebekler… Hani Kobani’yi Türkiye’yi eleştirmek için bir fırsat gibi görenlere buradan sesleniyorum, yeni doğan bebeklere en fazla verilen isimlerden biri Afad ismi oldu. Çünkü Türkiye’ye girdiklerinde AFAD yazısını gördüler ve bizim önümüzde gördüğümüz üç bebek Afad adını aldı. Anlamını bilmeden, ama gördüler ki Türkiye Cumhuriyeti AFAD diye yazıyı gördüler ve orada güvenlik buldular, orada esenlik buldular, minnet duyguları için Afad adını verdiler. Ben tekrar bu gayretleri gösteren AFAD yetkililerine bir kez daha teşekkür ediyorum ve her zaman Türkiye’nin hem içerideki AFAD durumlarında Van’da olduğu gibi, Sakarya’nın Düzce depreminin, Körfez depreminin aksine devlet hazır ve nazır olarak kendi vatandaşlarının her zaman yanında olacak ve yine hazır ve nazır olarak dünyada nerede bize yardım elini uzatan yok mu diye seslenen biri varsa onun yanında olacak.
Yine geçtiğimiz hafta önemli bir toplantıda Büyükelçiler Konferansında büyükelçilerimizle beraber oldum. 5 yıl birlikte çalıştığımız bu çok değerli kadroyu bir akşam yemeğinde ağırladım ve onlarla Türkiye’nin, yeni Türkiye’nin vizyonunu bir kez daha paylaştım. Düşününüz, yine bir istatistikle karşılaştırma imkanı veriyor bize bu. 2002’de Türkiye’nin yurt dışındaki toplam temsilciliğinin sayısı büyükelçilikler-başkonsolosluklar olarak sadece 163’tü, şimdi 228. Yani yaklaşık yüzde 40, yüzde 50 civarında dış temsilciliğimiz arttı. Sadece dış temsilciliklerimiz sayısal olarak artmadı, dün Almanya’da vatandaşlarımızın övgüyle bahsettiği gibi her bir başkonsolosluğumuzu, büyükelçiliğimizi Türkiye’ye yakışır şekilde en modern tarzda yeniden tanzim ettik, yeni binalar aldık. Al bayrağın dalgalandığı her binanın iftihar edilecek bir bina olması gerektiğini düşünerek bunları yaptık ve 228 dış temsilcilikle şu anda dünyada en fazla temsil edilen 6. büyük ülkeyiz. Bu anlamda P5 dışında dünyanın her yerinde bayrak dalgalandıran 6. büyük ülke olarak dünyanın ilk 10’una girme açısından 2023 hedeflerini çok önceden gerçekleştirmiş olduk. Orada büyükelçilerimize verdiğim talimat açıktı; yurt dışında görev yaparken arkanızda çok köklü bir millet ve çok güçlü bir devlet olduğunu unutmayın. Dışişleri Bakanı olduğum gün verdiğim talimatı tekrar söyledim; bize artık mazeret ve zaman kaybı söz konusu değildir. 24 saat yetişmiyorsa 25. saati bulacaksınız, 6 gün yetişmiyorsa 7. günü bulacaksınız, ama tek bir dakikayı dahi kaybetmenize izin vermeyiz. Ve nerede olursa olsun, hangi konuda olursa olsun mutlaka aktif olacaksınız, mutlaka uluslararası toplumun önünde olacaksınız, kim ne diyecek diye beklemeden Türkiye ne diyor diye dünyaya haykıracaksınız.
Biz takip eden, başkalarının peşine takılan bir ülke değiliz. Öncü olan, kararlı olan, azimle yürüyen ve insanlığı arkasına takacak büyük bir geleneğin takipçisi olan bir ülkeyiz. Bu anlamda büyükelçilerimize ve Dışişleri Bakanlığı kadrolarımıza yaptıkları çalışmalarda başarılar diliyorum.
Daha önce ifade ettim yine bu kürsüden, her hafta değişik, iki aydır takriben değişik konularda ciddi reform hamlelerini açıklıyoruz. Uyuşturucuyla mücadeleyle ilgili, bedelli askerlikle ilgili, iç güvenlik reformu ve özgürlüklerin korunmasıyla ilgili, öğretmen atamalarımızla ilgili, milli eğitimde yaptığımız reformlarla ilgili Kasım-Aralık ayında çok önemli açıklamalarda bulunmuştuk, tabii 25 sektörel dönüşüm programıyla ilgili. Geçtiğimiz hafta ailenin ve dinamik nüfusun korunması başlığı adı altında aile ve çalışan kadınlarımız için devrim mahiyetinde bir reforma imza attık. Büyük ülkeler nüfusunu ve insanını bir tehdit unsuru gibi değil büyük bir kaynak olarak görürler. Ve eğer bir ülkenin uzun dönemli gelişme trendini anlamak isterseniz önce nüfusuna ve insan gücüne bakacaksınız. Petrol bitebilir, eldeki kaynaklar tükenebilir, tükenmeyen tek bir kaynak var, o da insan kaynağı. Her ülke kendi insanını en iyi şekilde yetiştirdiği ve dinamik bir nüfusa sahip olduğu ölçüde dünya üzerinde söz sahibi olabilir. Şimdi baktığımızda 2013 yılında 65 yaşını geçmiş olan nüfusumuz yüzde 7.7. 2023 yılında bu yüzde 10.3’e, 2050 yılında yüzde 20.7’ye çıkacak. Ve yaş ortalamamız gittikçe 30 yaşın üstüne doğru ilerliyor. Şimdi burada yapılacak şey, iki yol vardı, eski Türkiye’de olduğu gibi aman nüfusun artmasını durduralım, doğum kontrolünü teşvik edelim ve böylece az nüfusla mümkün olduğu kadar orta gelişmişlikte kalalım, ama problem çıkmasın; bu eski Türkiye mantığıydı. Nüfus arttı mı problem çıkar. Hani okullar olmasaydı ne güzel idare ederdim Milli Eğitim’i diye rivayete dönüşmüş olan ifadeyi, nüfus az olmuş olsaydı Türkiye ne güzel idare edilirdi diyen 80’li, 90’lı eski Türkiye’nin zihniyeti böyle bir zihniyete dayanıyordu. Nüfus az olsun, problem az çıksın ve kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla bu şekilde yükselsin. Biz ise yeni Türkiye’de tam tersini söylüyoruz, nüfusumuz artsın, genç nüfusumuz artsın, dinamik bir yapıya sahip olsun nüfusumuz, daha çok nüfusla daha büyük bir milli gelir üzerinden kişi başına düşen milli geliri artıralım. Bu anlamda hem çalışan kadınlarımızın haklarını gözeten, onlara annelik vazifesiyle kariyer aşkı arasında tercih yapmak durumunda bırakmayan insani bir reform planladık arkadaşlarımızla. Detaylı bir şekilde yaklaşık 2 aydır bu proje üzerinde ilgili bakanlıklarımız, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız, Başbakan Yardımcımız Sayın Ali Babacan koordinasyonunda diğer ilgili bakanlıklarla, kurumlarla çalıştılar. Ve gerçekten dünyaya örnek olacak bir reformu gerçekleştirdik. Her şeyden önce ASDEP, Aile Sosyal Destek Programıyla 500 aileye bir sosyal hizmet görevlisi tayin ediyoruz. Ve bu sosyal hizmet görevlisi GPS’le takip edilecek şekilde sürekli bu 500 aileyle ilgilenecek, sosyal hizmete ihtiyacı olan her aileyi tespit edecek, Türkiye’nin resmini çıkaracak tabiri caizse bu açıdan ve yaptığımız sosyal hizmetler eğer istismar ediliyorsa bunu da denetleyecek. Bu çerçevede 7 bin yeni kadro ihdas ediyoruz ki Türkiye’nin bütün bir haritasını en kısa zamanda çıkarabilelim ve her bir vatandaşımıza ulaşabilelim.
Bunun yanında çalışan kadınlarımızla ilgili çok ciddi düzenlemeler yaptık. 16 haftalık annelik izni dışında yarı zamanlı çalışma anlayışıyla ilk çocuk için 2 ay yani 8 hafta, ikinci çocuk için 4 ay yani 16 hafta, üçüncü çocuk için 6 ay yani 24 hafta anneler istemeleri halinde yarı zamanlı olarak çalışacaklar ve aradaki fark özel sektöre yüklenmeyecek, devlet tarafından karşılanacak. Biz bu paketi açıkladığımızda birçok çevreler, hani bizim Hükümet ne yaparsa eleştirmeye hazır bekleyen çevreler, peki bu kadın istihdamını azaltmaz mı, özel sektörün üzerine yük getirmez mi dediğinde, aslında bu programı okumadığını göstermiş oldu. Biz özel sektöre hiçbir yük getirmeden kadınlarımızın haklarını devlet kaynakları üzerinden kullanarak karşılayacağız. Ve böylece kadınlarımız uzun bir süre, 3 çocukta 6 aya kadar olan bir süre günde yarı zamanlı çalışıp tam ücret alacaklar. Bu, devrim mahiyetinde bir reform. Çünkü kadınlarımız bu şekilde 16 haftalık izin sonrasında acaba kariyerimi mi seçsem, annelik mi yapsam diye bir tercihle karşı karşıya kalmayacaklar. Yine bu izin süresi kadınlarımızın kademe ve sosyal güvenlik haklarında ilerlemelerini de devam ettirecek bir şekilde tanzim edilecek. Yani nasıl erkekler askerlikte bu şekilde askerlik dönemlerini kademe ilerlemesinde değerlendiriyorlarsa, kadınlarımız da değerlendirecek. Çünkü annelik de aynen vatan görevi gibi kutsal bir görevdir. Yeni neslin anne şefkatine en çok ihtiyaç hissettiği bir dönemde onun anneden koparılmasına izin vermeyeceğiz.
Yine devrim mahiyetinde bir adımla çeyiz hesabı ihdas ediyoruz. Çeyiz hesabında anne ve baba çocuk evlilik çağına gelinceye kadar biriktirdikleri miktar neyse, devlet yüzde 15 ona katkıda bulunacak. 100 bin lira biriktirmişse 18 senede veya daha kısa bir sürede, devlet ortalama yüzde 15 katkıda bulunarak anne ve babaya, ebeveyne ve genç evlilere teşvikte bulunacak. Çünkü aşkın ve muhabbetin ne zaman geleceği belli olmaz. Geldi mi insanı çarpar. O anda ebeveynlerin, anne-babaların zor durumda kalmaması için bu evliliklerde önceden hazırlık, çeyiz ki kız çocukları için düşünülür, ama erkek çocuklar için de geçerlidir, o aşamaya kadar anne ve babanın yaptığı tasarrufa yüzde 15 katkıda bulunacağız.
Yine devletin şefkat elini annelerimize gösterebilmek için daha önce doğum sonrasında babanın maaşına eklenen 192,5 liralık katkıyı değiştiriyoruz, doğrudan annelere ve ilk çocukta yarım altın, takriben 300 Türk Lirası, ikinci çocukta yarım ve artı çeyrek, takriben 400, üçüncü çocukta ise tam altın, 600 Türk Liralık bir altın doğrudan annelerin eline doğum olduğu anda veya daha sonra ibraz edildiğinde eğer doğum hastanede olmadıysa annelere takdim edilecek. Annelerimiz altın kıymetindedirler. Sembolik olarak verdiğimiz altın onlara gösterdiğimiz manevi değerin sadece küçük bir yansımasıdır. Bütün annelerimize, bütün çalışan kadınlarımıza hürmetlerimi sunuyorum.
Dün Berlin buluşmamızda oradaki vatandaşlarımıza da müjdeledim, onlar da bizim asli unsurumuz olarak yurt dışındaki vatandaşlarımız da bu haktan, özellikle çeyiz hesabı hakkından ve annelere olan bu doğum hediyesinden hepsi istifade edecekler. Sosyal güvenlik sistemi tabii farklı bir konu olduğu için Türkiye’de, Almanya’da ve diğer ülkelerde o konu ayrı bir konu, ama bu iki haktan istifade edecekler. Bu reform çalışmalarımız devam edecek.
Her hafta kamu yönetiminde şeffaflık, istihdam, 25 sektörel dönüşüm, içinde sosyal boyutlu dönüşüm programları, üretimi teşvik etme programları ve diğer adımlarla bundan sonra da bu açıklamalara devam edeceğiz. İnşallah bugün Bakanlar Kurulunda ele alacağımız kamu yönetiminde şeffaflık reformunu yarın kamuoyumuzla paylaşma düşüncesindeyiz.
Bütün bu yoğun tempo içinde beni üzüntüye sevk eden tek husus; hafta sonunda katılma planlaması yaptığım Karabük, Bursa, Antalya ve Isparta kongrelerimize gidememem oldu. Cumartesi günü Karabük; Bursa ve Yalova kongrelerine hava şartları ve sağlık şartları dolayısıyla katılamadım, Antalya ve Isparta’ya da Paris ziyaretim dolayısıyla katılamadım. Buradan bütün Karabüklü, Bursalı, Yalovalı, Antalyalı, Ispartalı gönüldaşlarımıza, dava arkadaşlarımıza, teşkilat mensuplarımıza selamlarımı iletiyorum. Katılamamam dolayısıyla özürlerimi kabul etmelerini rica ediyorum. Ama bütün bu programları hem arkadaşlardan dinledim, hem bir kısmını videodan bizzat izledim; gördüğüm coşku ve oradaki aşk ve heyecan beni daha da çok teşvik etti. Çok kısa sürede sağlığıma bu vesileyle kavuştum. Bu aşk ve coşku oldukça inşallah bütün Anadolu’yu adım adım gezmeye devam edeceğiz, bu vilayetlerimize de, bu şehirlerimize de inşallah ilk fırsatta gidip dava arkadaşlarımızla bizzat kucaklaşacağız.
Tabii geçtiğimiz haftanın en önemli… (Tezahüratlar) Tabii geçtiğimiz haftanın en önemli olayı Paris’te yaşanan terör olayıydı 7 Ocak’ta. Evvelsi gün, Pazar günü Paris’te teröre karşı dayanışma ve Fransız halkıyla dayanışma mitingine, toplantısına, yürüyüşüne katıldık. Tabii bu birçok açılardan önemliydi. Avrupa’dan ve dünyadan çok sayıda liderle birlikte teröre karşı sesimizi yükselttik. Bu konuda bu katılımın, Türkiye’nin Başbakan düzeyinde katılımının üç açıdan önemli olduğu kanaatindeyim. Bir verdiğimiz küresel mesaj, ikincisi Avrupa kıtasına verdiğimiz mesaj, üçüncüsü de Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımıza ve bütün Müslümanlara verdiğimiz mesaj.
Küresel mesajımız şuydu: Terör nerede olursa olsun, kim tarafından yapılmış olursa olsun bizim için bir insanlık suçudur ve teröre karşı her yerde, her zaman sesimizi yükseltmeye, dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz. Terörün herhangi bir şekilde İslam’la veya herhangi bir dinle yan yana anılmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz. Dün Almanya’da Sayın Merkel’le yaptığımız basın toplantısında da söylediğim gibi; nasıl Norveç’te terör olduğunda ve genç bir kızımız hayatını kaybettiğinde biz buna Hristiyan terörü, Avrupa terörü, Norveç terörü demedik. Nasıl Neonaziler 9 vatandaşımızı ırkçı bir saikle katlettiğinde buna Katolik terörü, Alman terörü demedik, dünyada böyle bir insanlık suçu işleyen ve en fazla da İslam’a zarar veren böyle bir terör eyleminin İslam terörü diye adlandırılmasına hiçbir yerde müsaade etmeyeceğiz.
Biz teröre, zorbalığa, tiranlığa, diktatörlüğe dünyanın neresinde olursa olsun karşı çıktık, karşı çıkmaya devam edeceğiz. Oradaki mevcudiyetimiz, dünyada o liderler arasında en kalabalık nüfusla katılan Müslüman ülkenin Başbakanı olarak mevcudiyetimiz, küresel olarak verdiğimiz bu mesajla ilgilidir. Kim olursa olsun, nerede yapılmış olursa olsun, kimi hedef alırsa alsın her türlü teröre, her türlü barbarlığa, zorbalığa, zulme karşı çıkmaya devam edeceğiz. Ve aynı şekilde devlet terörü uygulayan kişilere ve devletlere karşı da sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Gazze’de yapılana, İsrail’in yaptığı zulme devlet terörü demeye devam edeceğiz. Hama’da, Humus’ta, Halep’te Scud füzeleriyle, kimyasal silahlarla halkını katleden Beşar Esad’ın yaptığına da devlet terörü demeye devam edeceğiz. Katılan o liderler ve ülkeler arasında böylesine ilkesel tutumu takınan tek ülke Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Bazıları eğer terör İsrail tarafından devlet terörü şeklinde yapılıyorsa sessiz kalıyorlar, bazıları Suriye’deki rejime destek veriyor ve onların yaptığı devlet terörünü 300 bin kardeşimizin katledilmesine sessiz kalıyor, sükut ediyor, bazıları DEAŞ’ın ya da diğerlerinin terörüne sükut ediyor. Bütün bu zalimlikler, barbarlık karşısında susmayan tek ülke Türkiye Cumhuriyeti Devleti oldu, susmayan tek hareket AK Parti hareketi oldu.
Dün yabancı basınla yaptığımız bir mülakatta da söylediğim gibi, dünyaya barış ne zaman gelir? Şöyle bir günde gelir: Nasıl Fransa’daki bu terör karşısında bu dünya liderleri omuz omuza yürüdüler, bir gün Gazzeli çocuklar için, Kudüslü Mescid-i Aksa’da şehit edilenler için dünya liderleri bir araya gelip dünyanın herhangi bir yerinde omuz omuza yürürlerse işte o zaman dünyaya barış gelir. Eğer bir gün Pakistan’da terörde öldürülen çocuk yaştakiler için İslamabad’da bu liderler bir araya gelirse işte o gün dünyaya barış gelir. Eğer Somali’de o açlık karşısında, o zorluk karşısında bu dünya liderleri bizim yaptığımız gibi bir sabah bir uçakla Mogadişu’ya inerse işte o zaman dünyaya barış gelir. Eğer Suriye’deki zulme karşı DEAŞ’a olduğu gibi rejimi de eleştirmek üzere P5, diğer ülkeleri bırakın, Birleşmiş Milletler’in 5 daimi üyesi yan yana gelme erdemi gösterirlerse işte o zaman dünyaya barış gelir. Ama eğer katledilen Müslümansa, katledilen Afrikalıysa, katledilen doğuluysa ve sessiz kalınıyorsa, işte o zaman tek taraflı, tek boyutlu bir mücadele söz konusu olur. Biz her yerde adaletin, vicdanın sesi olmaya, Avrupa’da da, Asya’da da, Afrika’da da, Paris’te de, İstanbul’da da, Şam’da da, Saraybosna’da da tek yürekle konuşmaya devam edeceğiz. Çünkü bizim yüreğimiz insanlık vicdanın yüreğidir, çünkü bizim yüreğimiz bütün insanlığı alacak kadar engin ve bütün çocukları kucaklayacak kadar müşfiktir. Bir gün o gün gelecek ve inşallah bugün ağırladığımız Sayın Mahmud Abbas şu anda Türkiye’de, bu Grup Toplantısından sonra da kendisiyle öğle yemeğinde buluşacağım, dün de Sayın Cumhurbaşkanımızla görüştüler, orada da kendisiyle kucaklaştım, bir gün özgür bir Filistin’in başkentinde bu dünya liderleri yürüdüğünde işte dünyaya barış o zaman gelecek. Başkenti Kudüs olan özgür Filistin kurulduğunda ve o Başkent Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya doğru bu liderler yürüğünde işte dünyaya barış o zaman gelecek.
Bazıları bizim İsrail Başbakanıyla niye orada bulunduğumuzu sorguluyorlar, bugün sabah Bahçeli’nin yaptığı gibi. Biz meydanı onlara bırakmayız, insanlık neredeyse biz orada olacağız. Bizim orada olmamız ne kadar doğalsa, ne kadar samimiyse, İsrail Başbakanının orada olması o kadar anormal, o kadar gayri samimidir, bunu da dünyanın yüzüne haykırdık, haykırmaya devam edeceğiz.
İkinci mesajımız Avrupa Kıtasınadır.
Değerli arkadaşlar, bizim coğrafyamız çok boyutludur, ama aynı zamanda tarihi stratejik ve kültürel kimliğimiz de çok boyutlu. Biz Asyalı olduğumuz kadar Avrupalıyız, Balkanlı olduğumuz kadar evladı Fatihan olarak, evladı Resul olarak Ortadoğuluyuz, Hoca Ahmed Yesevi’nin çocukları olarak Orta Asyalıyız, Kafkasyalıyız, bu kimliğimiz birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Kim ki bizim Avrupalı kimliğimizi ihmal edip Asyalı kimliğimize atıfta bulunur, kim ki bizim Asyalı kimliğimizi Hoca Ahmed Yesevi’yi ihmal edip evladı Fatihanı ihmal etmek pahasına Avrupa kimliğimizi öne çıkartır, o da aynı ölçüde tarih cahilidir. Biz Asyalı olduğumuz kadar Avrupalıyız, Afrikalıyız, Balkanlıyız, Orta Asyalıyız, Kafkaslıyız, Ortadoğuluyuz, Akdenizliyiz, Karadenizliyiz, Hazarlıyız. Onun için, Paris’te bulunduğumuzda Avrupalı olarak konuşuruz, Berlin’de, Brüksel’de Avrupalı olarak konuşuruz, Semerkant’ta, Buhara’da Hoca Ahmed Yesevi’nin torunları olarak konuşuruz, Şam’da, Bağdat’ta, Mekke’de evladı Resul olarak konuşuruz, Saraybosna’da, Üsküp’te evladı Fatihan olarak konuşuruz, bunların da hiçbirisi birbiriyle çelişkili değildir. Biz onun için büyük bir mirasın sahipçileriyiz.
Şimdi Avrupa’ya mesajımız şuydu Paris’te bulunmak suretiyle: Biz Avrupalıyız, Avrupalı olmaya devam edeceğiz, Avrupa’nın meselesi bizim meselemiz.
Yine biz orada bulunmakla şunu haykırdık: İslam Avrupa’ya dışarıdan gelmiş bir din değildir, Avrupa’nın asli dinidir, Avrupa’nın topraklarında, Endülüs’te ve Osmanlı’da çok kültürlülüğü insanlık tarihine altın harflerle yazmış bir dininin temsilcileriyiz. Bu anlamda İslam Avrupa’nın asli unsurudur.
Burada gerek Hollande Fransa Cumhurbaşkanı, gerekse Alman Başbakanı Merkel’e teşekkür ediyorum. Fransız Cumhurbaşkanı Hollande İslam’ın Fransız kimliğiyle bütünleşik olduğunu ve terörün İslam’la özdeşleştirilemeyeceği vurgusunda bulundu, dün benimle yaptığı basın toplantısında Sayın Merkel de İslam Almanya’ya ait bir dindir, ben de herkesin Başbakanıyım dedi. İşte görmek, duymak istediğimiz söz bu sözdür.
Birileri çıkar PEGIDA gibi, işte Dresden’de Avrupa’yı İslamlaşmadan koruyacak vatanperverler birliği gibi son derece, ki İslamlaşmanın ötesinde bir de Batıyı şey tabiriyle Haçlı döneminde kullanılan bazı ifadelere neredeyse çağrıştıracak şekilde harekete geçen PEGIDA ve Dresden’deki cahiller bilmelidirler ki, Avrupa tarihi Osmanlı arşivleri olmadan yazılamaz, Avrupa tarihi, Endülüs tarihi anlaşılmadan, Endülüs’ün, Kurtuba’nın aydınlık yüzleri bilinmeden okunamaz, anlaşılamaz. İbn Rüşd’ün aydınlatıcı yüzü olmasaydı Avrupa’da Rönesans doğmazdı. Avrupa’da düşünce hareketleri içinde averroist diye anılan çoğu Müslümanın da aslını bilmediği için anlayamadığı tabirin esası şudur: İbn Rüşd’çüler, yani İbn Rüşd’ün talebeleri, İbn Rüşd ekolünü takip eden Batılı düşünürler Avrupa’da Rönesans’ın, reformun önünü açmışlardır. Avicenna, İbn-i Sina Avrupa’ya ışık saçmıştır. İşte Avrupa’nın kültürünün, düşüncesinin, felsefesinin uyanmasında İslam’ın doğrudan katkısı vardır.
İslam Avrupa’nın asli unsurudur; sadece tarihi itibarıyla değil, şu anda Avrupa’da 45 milyon Müslüman yaşıyor, 45 milyon Müslüman Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin en azından 15’inden daha fazla nüfus demektir. İşte onun için bizim oradaki mevcudiyetimiz en güçlü şekilde bunu haykırmak için vardı, biz Avrupa’nın parçasıyız, Avrupa biz, biz Avrupa’yız, hiçbir şekilde Avrupa’dan dışlanılmasına izin vermeyeceğiz. Avrupa’da Müslümanlara yönelik ırkçı yaklaşımlara hiçbir zaman izin vermeyeceğiz. Her türlü yabancı düşmanlığına karşı aynı teröre karşı sesimizi yükselttiğimiz gibi sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Ama yabancı düşmanlığına ve Avrupa Kıtasında Müslümanlara yönelik yanlış uygulamalara sahip çıkabilmek için Paris’te teröre karşı da aynı resim içinde yer almak bir zaruretti. Ve evvelsi gün Paris’te oluşumuz Avrupalı kimliğimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Her yerde önümüzdeki günlerde ziyaret edeceğim Brüksel’de Perşembe günü, daha sonra Londra’da da, İsviçre’de de, Davos’ta da bu gerçekleri haykırmaya devam edeceğiz. Avrupa için en büyük tehlike yabancı düşmanlığıdır, ırkçılıktır ve buna karşı biz Avrupa’nın her yerinde görüşlerimizi ifade etmeye, Avrupalı dostlarımızı, liderleri uyarmaya devam edeceğiz.
Üçüncü önemli mesajımız Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımıza ve 45 milyon Müslümana idi. Bu mesaj da çok açık ve net, sahipsiz değilsiniz, garip değilsiniz, yalnız değilsiniz, arkanızda hakkınızı, hukukunuzu koruyacak şefkatli ve kudretli Türkiye Cumhuriyeti Devleti var.
Fransa İslam Konseyi liderleriyle merasimden sonra büyükelçiliğimizde buluştum. Fransa İslam Konseyi ki Fransa Hükümetinin de resmi olarak tanıdığı en yüksek düzeyli Müslümanları temsil eden konseydir. Bir yetkili Kuzey Afrika’dan şunu söyledi: Sizin geleceğinizi duyana kadar merasime katılmak konusunda mütereddidim, siz gelmeye karar verince, o resimde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı varsa biz de olmayız dedik ve yürüyüşe öyle geldik. Çünkü sizin olduğunuz yerde, aynen ifade budur, sizin olduğunuz yerde bizim hukukumuzun, bizim kimliğimizin korunmakta olduğunu, teminat altında olduğunu hep bildik, her gördük. Türkiye’ye sizin üzerinizden selamlarımızı iletin dedi, ben de onun selamlarını size iletiyorum.
Yine vatandaşlarımızla Berlin’de buluştuğumuzda onlar da Paris’teki törene katılmamız dolayısıyla teşekkürlerini ifade ettiler. Açık söyleyeyim, kendilerine söyledim, burada yüce Mecliste de söylüyorum, bu saldırıyı yapanlar kimlerin piyonlarıysa en büyük zararı İslam’a vermişlerdir. Bu saldırıyı yapanlar üzerinden İslam karşıtlığını körükleyenler ise, tam da Müslümanların olmadığı bir resim istediler Paris’te, öyle bir resim olsun ki hiçbir Müslüman lider olmasın, dolayısıyla dönüp kendi o çağ dışı ırkçı ideolojilerine şöyle seslenebilsinler: Bakın, Müslümanlar aslında örtülü olarak bu saldırıyı sahipleniyorlar, dolayısıyla bütün Müslümanlar kolektif bir suçun parçasıdırlar. İşte adını anmaya bile tenezzül etmediğim bir büyük Batılı medya patronu, aralarındaki cihatçıları temizlemedikçe bütün Müslümanlar suçludur gibi bir tweet attığında aslında bu mantığı yansıtmıştı. Biz o oyunu bozduk oraya gidip.
Kolektif suç anlayışı Nazi hareketinin çıkmasına sebep olan anlayıştır. Biz insanların tümünün doğuştan itibaren masum olduğuna inanırız, daha sonra kendi tercihleriyle ve iradeleriyle yaptıkları seçimle iyi veya kötü olabilirler. Ama doğduğu anda kim hangi dine mensup anne-babadan doğmuş olursa olsun masumdurlar, bizim kültürümüzde, medeniyetimizde kolektif suç isnadı yoktur. Ama maalesef geçmişte öylesine ideolojiler türetilmiştir ki, kolektif suç ihdas edilmiştir. Maalesef 11 Eylül sonrasında dünyada öyle bir hava estirdiler ki, tam da belki o saldırıları yapanların istediği şekilde adı Muhammet olan, Ahmet olan, Ali olan, Hasan olan, Hüseyin olan sanki potansiyel suçlu gibi muamele gördü uzun yıllarca. Şimdi Paris saldırısı üzerinden yine Avrupa’da adı o güzel Muhammet olan, Hazreti Peygamberin adını taşıyan herkese suç isnadı peşinde olan bir karanlık zihniyet var. Biz orada bulunmakla vatandaşlarımızın ve 45 milyon Müslümanın böyle bir kolektif suçla itham altında tutulmasına izin vermedik.
Açık bir şekilde söyleyeyim, Pazartesi günü sabahı eğer vatandaşlarımız ve Müslümanlar iş yerlerine gittiklerinde bir Fransız’la karşılaştıklarında başlarının eğilmemesi için, evet, bu insanlık dışı saldırıda Müslüman liderler de var diyebilmek için, başlarını dik tutmaları için biz Paris’teydik, onlar için Paris’teydik.
Ve orada da söyledim, Berlin’de vatandaşlarımıza hitap ederken de söyledim, Fransa İslam Konseyi yetkililerine de söyledim, gün başımızı dik tutma günüdür, gün insanlık vicdanı adına sesimizi yükseltme günüdür, başınızı önünüze eğmeyin. Taşıdığınız Ahmet ismiyle, Muhammet ismiyle gurur duyun, çünkü bu katillerin öldürdüğü polislerden bir tanesinin adı da Ahmed Merabet idi. Ama onu görmeyenler sadece bu teröristlerin kimliğine bakarak bütün Müslümanları töhmet altında bıraktıklarında Müslümanlarda bu resmi gösterecek ve diyecekler ki; biz kendi liderlerimizi sizinle dayanışma içinde gördük ve şimdi sizin de bizimle dayanışma içinde olmanız lazım. Berlin’de Mevlana Camini ziyaret ettim, Ağustos ayında bir yatsı namazından sonra kundaklanan yakılan Mevlana Camii. Evet, bundan sonra ne zaman yurt dışına gidersek bakanlarımıza da söyleyeceğim, yakılan cami ister Türk, ister Fas, ister Cezayirli olsun hangi cami olursa olsun gidecekler ve dayanışma gösterecekler ta ki, Avrupa’daki hiçbir Müslüman kendini sahipsiz, kendini garip hissetmesin.
İşte küresel mesaj olarak teröre karşı insanlık vicdanı adına oradaydık. Avrupa kıtasına mesaj olarak Avrupalı kimliğimizle oradaydık. Avrupa’daki Müslümanlara ve vatandaşlarımıza mesaj olarak da onların temsilcisi, onların sözcüsü, onların hamisi olarak oradaydık. Doğru yaptık ve bundan sonra da nerede vicdanımız, medeniyetimiz ve irfanımız neye gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğiz. Paris’teki bu merasimde birçok liderle Sayın Juncker’le ki, inşallah Perşembe günü Brüksel’de görüşeceğiz Avrupa Komisyonu Başkanı, Avrupa Konseyi Başkanı Sayın Tusk’la, İngiliz Başbakanı Sayın Cameron’la, Ürdün Kralı Sayın Abdullah’la, Yunanistan Başbakanı Sayın Samaras’la ve birçok liderle ayaküstü veya otobüste kapsamlı, bazen de sohbete dayalı görüşmeler yapma imkanı buldum. Gördüğüm ortak hava ve ortak duyarlılıktan doğrusu memnun oldum. Pazar günü akşam Almanya’ya geçtik, Almanya’da da son derece önemli Almanya’ya ilk resmi ziyaretimi gerçekleştirdiğim bir uluslararası temasta bulunma imkanı buldum ve dün Almanya Başbakanı Sayın Merkel’le birçok önemli konuda kararlar aldık, ama en önemlisi basın toplantısı sonrasında tekrar görüştüğümüzde aldığımız karar İtalya, İspanya ve Rusya’yla, Irak’la ve Yunanistan’la kurduğumuz şekilde Almanya’yla da Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Kurma kararı aldık. Çünkü Türkiye-Almanya ilişkileri hem köklü tarihi ilişkilerdir, hem sadece devlet, devlet ilişkisi değil toplumun her katmanını ilgilendir ilişkilerdir hem de bugün Avrupa’da istikrar, ekonomik kalkınma karşısında istikrarı temsil eden eğer bir ülke varsa Almanya’dır, çevre bölgelerde de istikrarı temsil eden bir ülke, ekonomik kalkınmayı temsil eden bir ülke varsa o da Türkiye’dir. Almanya ve Türkiye arasında bundan sonra bir yıl dışişleri bakanları başkanlığında, ikinci yılda başbakanlar başkanlığında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi mekanizmasını hayata geçireceğiz. İnşallah ilk toplantısı da 2016 yani Ocak ayında bir sene sonra İstanbul’da, Türkiye’de, İstanbul ya da Ankara’da iki başbakanın eş başkanlığında gerçekleşecek. Almanya’yla ekonomik ilişkilerimiz hepinizin de bildiği gibi ticaret hacmi bakımından birinci sırada gelen ilişkilerdir. Geçen sene 38 milyar dolarlık ticaret hacmimiz vardı, bu sene ilk 10 ayda 31 milyar doları tamamladık. Sayın Merkel’le yaptığımız görüşmede en kısa zamanda bu rakamın 50 milyar dolara çıkması, Türkiye’deki Alman yatırımlarının artması şimdi 8 milyar dolar civarında olan Alman yatırımlarının artması konusunda da mutabık kaldık.
Yine Türk-Alman Üniversitesi Türkiye’de hayata geçirildi, benzer bir akademik yapılanmanın üniversite düzeyinde ve orta öğretim düzeyinde de Avrupa’da da gerçekleşmesi için çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Türkiye, Almanya ilişkileri Avrupa’da, Asya’da, Balkanlarda ve komşu bölgelerde istikrar için son derece önemli ilişkilerdir. Dün yaptığımız temaslar aynı zamanda benim Yunanistan ve Makedonya, yani Balkanlara yaptığım ziyaretler dışında Başbakan sıfatıyla Avrupa’ya yaptığım ilk ziyaretti, bu da Almanya’yla olan ilişkilerimize verdiğimiz önemi göstermesi bakımından son derece anlamlı bir mesajdı. Bu ziyaretlerimize devam edeceğiz, biraz öncede zikrettiğim gibi inşallah Perşembe günü Brüksel’de Avrupa Komisyonu Başkanı Sayın Juncker ve Avrupa Konseyi Başkanı Sayın Tusk’la görüşmeler yapmak üzere Brüksel’e gideceğim, gündemimizde Avrupa Birliği, Türkiye ilişkileri yanında bölgesel sorunlar ve başta vize serbestiyeti olmak üzere Avrupa Birliği, Türkiye ilişkilerine yeni bir ivme katma konusunda konuları bulunacak. Daha sonra gelecek hafta Salı günü Pazartesi akşamından İngiltere’ye giderek finans kuruluşlarıyla toplantılar yapacağım, ayrıca İngiltere Başbakanı Sayın Cameron’un ülkemize ziyaretine bir anlamda bir iadeyi ziyarette bulunarak kendisiyle görüşmeler gerçekleştireceğim. Daha sonra İsviçre ve Davos’a G-20 Başkanı sıfatıyla altını çizerek söylüyorum G-20 Dönem Başkanlığı sıfatıyla oradaki katılımcılara hitap etmek üzere oradaki çalışmalara katılacağım.
Gördüğünüz gibi gerek Türkiye içinde, gerek uluslararası alanda son derece yoğun bir gündemin parçasıyız. Bütün bu anlattıklarım bir hafta içinde yaptıklarımız Türkiye yalnızlaşıyor diyenlerin kulağına küpe olsun, anlayabilirlerse ne ala, anlayamazlarsa onlar kendi yoluna, biz kendi yolumuza. Çünkü bizim yolumuz hakikat yoludur, onur yoludur, gurur yoludur, milleti temsil yoludur. Allah bu yolda hepimize güç ve kuvvet versin, Allah’a emanet olun.
Saygılar sunuyorum.