Basbakan Davutoglu’nun 16 Subat 2016 tarihli TBMM Grup Toplantisi konusmasinin tam metni
Değerli yol arkadaşlarım, sevgili misafirlerimiz, ülkemizin her köşesinden gelen yol arkadaşlarım, dava arkadaşlarım; sizleri saygı ve muhabbetlerimle selamlıyorum.
Sizlerin şahsınızda bütün vatandaşlarımızı buradan, AK Parti Grubundan sevgiyle, hürmetle selamlıyorum.
İç ve dış gelişmelerle yoğun geçen bir haftayı geride bıraktık. Bir önceki Grup Toplantımızın hemen ardından bildiğiniz gibi Çarşamba günü Hollanda’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirdik. Bu ziyaretimizde önce Türk ve Hollandalı yatırımcılarla bir araya gelerek iki ülke arasındaki ticari ilişkileri değerlendirdik. Hollanda son zamanlarda ilişkilerimizin yüksek bir ivme kazandığı, Avrupa Birliği Dönem Başkanlığını yürüten önemli bir dost ve müttefik ülke. Ayrıca, bu toplantılarda Almanya’yla olduğu gibi Hollanda’yla da ikili hükümetle arası zirve yapma kararı aldık, inşallah Hollanda Başbakanı Sayın Mart Rutte Ekim ayında Türkiye’ye gelerek ikili hükümetler arası zirveyi gerçekleştireceğiz.
Hollanda önemli bir ülke dedim, çünkü 2002-2015 yılları arasında Hollanda’nın Türkiye’ye yaptığı yatırımın tutarı 21 milyar dolar. Bugün Türkiye’de 2490 Hollanda firması faaliyet gösteriyor. Hollanda’daki Türk firmalarının yatırımları ise 9 milyar doları aşmış durumda. İki ülke yatırımcılarıyla birlikte bu ticari tabloyu daha da ileri seviyelere taşıma noktasında bir sinerji yakaladığımızı, yeni bir ivme kazandığımızı düşünüyorum.
Bu toplantının hemen ardından Hollanda Başbakanı Sayın Rutte’yle kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Bu görüşmede düzensiz göç sorununun yanı sıra müzakere sürecimizin ilerletilmesi ve vize serbestisine yönelik atacağımız ortak adımları da gözden geçirdik.
Ayrıca, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da derinleştirilmesinin imkânlarını ve başta Suriye olmak üzere uluslararası konularda detaylarıyla ele alma imkânı bulduk.
Türkiye’ye dönüşümüzün hemen ardından Cuma günü çok değerli dost ve kardeş bir ülkeden Katar Emiri Sayın El-Sani’yi İstanbul’da misafir ettik ve bölge meselelerini kapsamlı bir şekilde ele aldık. Katar da son dönemde gerek ekonomik, gerek siyasi ilişkilerimizin üst düzeye çıktığı çok önemli bir müttefik ülke.
Aynı gün 11. Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün kayınpederi muhterem Ahmet Özyurt’un cenazesine katıldık.
Bu vesileyle buradan AK Parti Grubu adına Sayın Abdullah Gül’e 11. Cumhurbaşkanımıza bir kere daha partimiz adına başsağlığı diliyorum, Allah’tan merhuma rahmet, ailesine sabrı cemil niyaz ediyorum.
Cumartesi günü artık mutat hale gelen ziyaretlerimizden birini gerçekleştirmek üzere Erzincan’daydık. Burada sizin huzurunuzda söz vermiştim, her hafta sonu inşallah bir ilimizde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da halka buluşup onları bizzat dinleyeceğim diye. Mardin’den başlamıştık, aslında geçen hafta Kahramanmaraş’ımızı da ziyaret edecektik Kurtuluş Günü vesilesiyle 12 Şubat’ta, ancak Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün kayınpederinin vefatı dolasıyla ziyaret edemedim, ama ilk fırsatta Kahramanmaraş’a geleceğim, sözümü mutlaka tutacağım.
Hemen arkasından 13 Şubat günü Erzincan’ın Kuruluş Gününde can Erzincan’daydık. Can Erzincan’da hem vatandaşlarımızla kucaklaştık, hasret giderdik, hem de Erzincan’ın düşman işgalinden kurtuluşunu kutladık. Daha sonra Üzümlü ilçesine geçerek Ahıska’dan ülkemize gelen kardeşlerimizle bulaştık, hallerini, hatırlarını sorduk.
Erzincan’da yaptığımız temaslar çerçevesinde Terzi Baba Hazretleri’nin Türbesini ve Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu Kültür Vakfı Cemevini ziyaret ettik. Bu ziyaretimiz sırasında hem Alevi vatandaşlarımızın biz misafiri olduk, hem de taleplerini dinledik. Anadolu Alevi İslam geleneğinde bütün bu geleneği özetleyen bir ifade vardır Hakk Muhammed Ali yolu, Hakk Muhammed Ali erkânı. Orada cemevinde Alevi vatandaşlarımıza hitap ederek Allah bizi Hakk’ın tevhidinden, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselamın muhabbetinden ve Hazreti Ali’nin ilminden, irfanından, yolundan uzak eylemesin dediğimde bütün Alevi vatandaşlarımız ’Allah Allah’ diyerek niyaz ettiler. İşte bu sesler Ali’siz Alevilik inşa etmek adına bu vatandaşlarımızı geleneklerinden koparmaya çalışanlara verilen en güzel cevaptı. Orada bir kere daha Türkiye’nin çok kültürlü yapısının bizim için ne büyük bir şans olduğunu gözleme imkânı buldum. Birliğimizin, dirliğimizin, kardeşliğimizin, birbirimizle muhabbetimizin ülkemiz için ne kadar değerli olduğunu daha iyi idrak etmek için Anadolu’yu her köşesiyle bilmek, tanımak ve Anadolu’yu içinden yaşamak gerekiyor. Bu sebeple biz her bölgemizle, her şehrimizle irtibatımızı sürekli canlı tutuyor, bütün zenginliklerimizden feyz alıyoruz. Nasip olursa her hafta sonu başka bir ilimize giderek vatandaşlarımızla kucaklaşmaya, dertleşmeye, dertlerine çare olmaya devam edeceğiz. İnşallah bu hafta da Cuma gününde Van’da olacağız, şimdiden Vanlılara selam ediyorum.
Erzincan’ın ardından dünde günübirlik bir ziyaret için Ukrayna’ya gittik. Bu ziyaretimizde Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko, Başbakan Sayın Yatsenyuk ve Parlamentosu Başkanı Sayın Groysman ile bir araya geldik. Kendileriyle iki ülke ilişkilerini geliştirmek noktasında çok önemli kararlar aldık. Ayrıca Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu ev sahipliğinde iş adamlarıyla koordinasyon toplantısında da bu ziyaretimiz vesilesiyle Ukrayna’yla ilişkilerimizi, ekonomik ilişkilerimizi gözden geçirdik.
Şimdi burada bu resmi görüşmeler sonrasında yaptığım üç görüşmeyi özellikle vurgulamak isterim. Resmi görüşmeler bitmişti, ekonomik işlerle ilgili önemli kararlar almıştık. Hemen arkasından üç heyeti kabul ettim ve o üç heyetinde selamını da sizlere getirdim. Birincisi, Kırım Tatar Türklerinin lideri ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Sayın Mustafa Cemiloğlu ve ekibi, Kırım Tatarları adına sizlere selamlarını ilettiler.
İkincisi, Ukrayna’daki Ahıska Türklerinin temsilcileri onların da selamları var. Erzincan’da Türkiye misafir ettiğimiz kardeşleriyle buluştuktan sonra Ukrayna’da bu kez kendileriyle bir araya geldim.
Üçüncüsü de, yine Ukrayna’da güzel Türkçe’mizi yaşatan Gagavuz Türklerinin, Gökoğuz Türklerinin temsilcileri.
Şimdi değerli arkadaşlar bakınız, Ukrayna komşu bir ülke orayı Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ziyaret ediyor ve gönlü Türkiye’de çarpan üç tarihdaş toplulukla bir araya geliyoruz. Her birinin ilk ifadesi şu: İyi ki Türkiye var, elhamdülillah ki Türkiye var. Allah Türkiye’yi aziz eylesin, kudretli eylesin ki biz buralarda rahat olabilelim. Bu dualar eşliğinde kendileriyle sohbet ettiğim zaman oradaki bir bilim adamımız Gökoğuz Türklerinden Güri Bey bana Akkerman Kalesi’yle ilgili bir kitap hediye etti. Akkerman Kalesi’ni seneler önce ziyaret etmişliğim vardı, oradan ayrıcı Özi Kalesi’nden bahsettik. Sizi şimdi bir an için tarihin bir kesitine götürmek istiyorum, tam ben bu görüşmeleri yaparken önüme Rus uçaklarının Halep’te hastaneleri ve okulları vurduğunu ve masum çocukların, masum kadınların, sivillerin şehit edildiğini gösteren haber geldi. Bir an gözümün önünde Özi Kalesi ve Sultan 1. Abdülhamit canlandı tarih 1789. Özi Kalesi uzun bir direnişten sonra Rus ordusu tarafından işgal edildiğinde geride tek bir canlı bırakmayacak şekilde, af edersiniz hayvanlarda dahil her şey katledilmişti. Barbar doğru. Ve bu haber İstanbul’a ulaştığında Sultan 1. Abdülhamit haberi aldığında Ya Rab, ben nasıl bir sultanım ki tebamı ve mazlumları koruyamadım diye gözyaşı döktü ve anında felç geçirerek Hakk’ın rahmetine kavuştu kısa bir süre sonra. Bir an aynı duayı Halep için hepiniz adına etmek geldi gönlümden. Ya Rabb! bize öyle bir güç ver ki, bize öyle bir kudret ver ki Özi Kalesini 1799’da içindeki her bir ferdiyle yok eden bu zalim, bu barbarlara karşı bugün onların yönelttiği saldırılar karşısında Halep’i, oradaki kardeşlerimizi koruyabilelim. Aynı zalimler, aynı barbarlar bugün Halep’in önündeler. 1789’da Avrupa’da Fransız ihtilali yaşanırken Özi Kalesi’nin önünde barbarlar, zalimler geride tek bir canlı bırakmacasına büyük bir katliam yapmışlardı ve bunun acısıyla bir devlet adamı felç geçirip anında haberi aldığı anda duyduğu sorumluluk duygusuyla vefat etmişti kısa bir süre sonra. Şunun için zikrediyorum: Devlet adamlarının sorumluluk duyguları ile ömürleri tükenmedikçe devletler yaşayamazlar. Biz sadece Halep’in değil, Somali’nin, Myanmar’ın Türkiye’ye dönüp yürekleriyle, elleriyle göğe, semaya yükselterek ellerini dua eden, Türkiye için dua eden kim varsa bütün o mazlumların acısını, ıstırabını yüreğimizde hissediyoruz.
Birileri diyor ki, neme lazım canım ilgilenmeyiverin, dünya kulağını tıkamış siz de kulağınızı tıkayıverin, dünya görmüyor siz de görmeyiverin. Bu yüreksiz, bu vicdansız yaklaşım karşısında biz adaletin, merhametin, vicdanın sesi olmaya, son nefesimize kadar mazlumların hakkını, hukukunu korumaya devam edeceğiz. Dünya görmeyebilir ama biz göreceğiz, dünya susabilir ama biz susmayacağız, dünya bir kenara çekilebilir ve bütün bu katliamları izleyebilir ama biz kenara çekilmeyeceğiz. Çünkü bu topraklarda oturmak, bu devletin sorumluluğunu üstlenmek özel bir merhamet duygusu gerektirir. Biz işte bu duyguyla 13 yıldır Türkiye’yi muktedir kılmaya, Türkiye’yi güçlü kılmaya çalışıyoruz.
Mardin konuşmamda ülkemizden son kale diye bahsetmiştim evet son kale, mazlumların sığınabileceği son durak, mazlumların nefes alabileceği son menzil. İşte bu son durağı, bu son kaleyi, son nefesimize kadar savunacağız. Onun için AK Parti hareketi her şeye, her engele rağmen hala bu ülkenin kaderinde en önemli etkiyi yapan aktör durumunda.
Aziz dava arkadaşlarım 2001’de kurucu Genel Başkanımız Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde yola çıktık ve Allah nasip etti Türkiye’yi uçurumun kenarından aldık. AK Parti’yle birlikte millet iktidara geldi. Milletin bu vicdanı, bu merhameti, bu şefkati, bu derin kültürü iktidara geldi. Adalet, vicdan, merhamet, kardeşlik, huzur, demokrasi, huzur, refah ülkeye hakim oldu. 2001 yılında kendisine bile deva olamayan bir ülkeden, bugün işte Ukrayna’da olduğu gibi her ziyaretimizde bir grup insanın huzurumuza gelerek iyi ki Türkiye var ve derdimize deva olabilir dedikleri güçlü bir ülke haline getirdik. Onun için bize saldırdılar istediler ki bu son kale düşsün, istediler ki onlar zulüm yaptıklarında seslerini yükseltebilen bir ülke olmasın. Hala istiyorlar ki onlar barbarlıklarını sürdürürken onların yüzlerine karşı Hakkı haykıran kimse kalmasın. Biz Hakkı haykırmaya devam edeceğiz, karşımızda 7 düvel olsa da, karşımızda nice koalisyon olsa da biz Hakkı haykırmaya devam edeceğiz. AK Parti’ye karşı ne kumpaslar, ne tuzaklar kurmaya çalıştılar, ama Allah’a şükürler olsun ki hiçbirinde başarılı olamadılar, hiç birinde hedeflerine ulaşamadılar, ulaşamayacaklar. Çünkü AK Parti’yi bir araya getiren ortak çıkar duygusu değildir. AK Parti’yi bir araya getiren ortak birtakım mevkilere gelme hırsı değildir. AK Parti’yi bir araya getiren işte insanlığın bu vicdanıdır, bu merhamet duygusudur. Bütün vesayet odaklarına, bütün haksız kazanç odaklarına, bütün kirli plan sahiplerine karşı dimdik durduk milletin hukukunu koruduk. 14 yıldır bazı çevreler birliğimizi, bütünlüğümüzü, muhabbetimizi zayıflatma beklentisiyle sayısız kampanya yürüttüler, yürütüyorlar, ama her defasında elleri boşa çıktı, çünkü AK Parti milletle bütünleşerek kendi bütünlüğünü sağlamıştır. İşte burada tek yürek halimizle söylüyorum, bizim aramızda ihtilaf bekleyenler çok beklerler, çünkü biz de şahsi hesap yok, ulvi hesap var. Zira AK Parti davası şahıs davası, şahısların şahsi davası değildir ve olmayacaktır. Bu dava Türkiye’nin davasıdır, bu dava insanlık onuru davasıdır, bu dava biraz önce zikrettiğim gibi Özi Kalesinde son nefesinde bile İstanbul’a dönenlerin bu dava şu an dahi Türkiye’ye dönüp, Ankara’ya dönüp selam duran, dua eden Azezlilerin, Haleplilerin, Daralılıların, Hamalıların, Humusların davasıdır, bu dava hak ve hakkaniyet davasıdır. Biz aziz milletimize, güzel ülkemize karşı sorumluyuz. Biz insanlığa, yeryüzüne, bütün mahlûkata karşı sorumluyuz.
Değerli arkadaşlarım, Suriye’deki gelişmeler hem büyük bir insanlık trajedisine, hem de ulusal güvenliğimizi doğrudan tehdit edecek bir hale dönüşmüş durumda. Rusya, DEAŞ’le mücadele kılıfı altında DEAŞ dışında kalan bütün muhalif gruplara, sivillere yoğun bir şekilde saldırıyor. Dün bana gece geç vakit geldikten sonra arkadaşları son durumu öğrenmek için gece yarısı konutuma çağırdığımda, Rus uçaklarının bombardımana tabi tuttuğu Tel Rıfat ve Azez ilçelerinin resimlerini gösterdiler. Emin olun, boş bir alan dahi yok ki bomba düşmemiş olsun, evler, tarlalar, her yerde çukurlarla, İHA’larla çekilmiş resimler. Bre insafsızlar, ne istersiniz bu topraklardan? Hangi kirli hesabın adına bunları yapıyorsunuz?
Şunu söyleyeyim: Bunu gerekli yerlerle de paylaştık. Rus uçakları akıllı bomba kullanmıyorlar. Neden biliyor musunuz? Yaptığımız tetkikler şunu gösterdi ki; Rus uçakları bombaları yüklüyorlar ve ellerindeki bütün bombayı tüketiyorlar ve nereye attıklarını da hiç hesap etmiyorlar. Sadece dün Azez’e, Tel Rıfat’a 200 sorti yaptılar, 200, düşünün bir küçük kasabaya 200 ve her bir sortide ne kadar bomba atıldığını düşünün. Niye atıyorlar biliyor musunuz? Çünkü ellerindeki bombalar envanterde süresi dolmuş bombaları tüketmeye çalışıyorlar; bu kadar alçakça bir plan içindeler. Çünkü en önemli problemlerden biri bu mühimmat konusunda, süresi geçmekte olan mühimmatın tüketilmesi.
Hem bir taraftan sivilleri öldürüyorlar, bir taraftan muhalefete zayıflatıyorlar, bir taraftan rejime destek veriyorlar, bir taraftan da ellerindeki mühimmatı bitirerek bu mühimmatı kendi ülkelerinde tahrip ettiklerinde yol açılabilecek çevre zararlarını Suriye’ye taşımış oluyorlar. Bu kadar adice, bu kadar insanlık dışı bir plan içindeler.
Sınırımızın hemen yanı başında DEAŞ dışındaki bütün muhalif unsurları zayıflatmak üzere Türkmenlere, Araplara, Kürtlere yoğun bir saldırı gerçekleştiriyorlar. Son günlerde Rusya, Esad ve PYD işbirliği halinde, Türkiye’yle Halep arasındaki son insani yardım koridorunu kapatmak üzere muhalif unsurları havadan ve karadan yoğun bir bombardımana tabi tutuyorlar. Kuşatma altına alınan Yiğit Halep, şanlı Halep, gazi ve kahraman Halep’e yardım koridorunun kapanması ve Mare-Cerablus hattında muhaliflere yönelik saldırılarla onbinlerce, yüzbinlerce mülteciyi Türkiye’ye sığınmak üzere yollara dökmek istiyorlar.
Rusya ve Esad PYD’yi kullanarak Suriye’nin kuzeyinde etnik yapıyı değiştirmek ve Halep’i rejim yanlısı unsurların hakim olduğu bir demografiye kavuşturmak üzere binlerce insanı yerinden, yurdundan koparıyor. DEAŞ’la mücadele etme bahanesiyle uluslararası toplumdan meşruiyet sağlayan Rusya ve PYD, DEAŞ’a tek bir saldırı gerçekleştirmeden, sadece ve sadece Esad rejimine muhalif gruplara saldırarak Esad rejimini güçlendirme hedefi güdüyorlar.
Bugünlerde bir kısım Türkiye içinde de çevreler Esad rejiminin ayakta kalmasını başarı olarak yansıtıyorlar. Bakın arkadaşlar, 5 yıldır Suriye halkı hiçbir orduya, düzenli bir yapıya, silaha ve mühimmata sahip olmayan o yiğit Suriye halkı, önce Esad rejiminin uçaklarına direndi, varil bombalarına, kimyasal silahlara direndi, Esad rejimi onları yenemedi. Arkasından Esad, ben yenemiyorum tek başıma, siz de gelin dedi, Hizbullah geldi, birlikte saldırdılar, yine Halep’i düşüremediler, İdlib’i düşüremediler. Arkasından o yetmedi İran’ı çağırdılar, İran generalleriyle düzenli ordusunun unsurlarıyla Suriye’ye geldi, şu ana kadar İran basın organlarına göre 24 İranlı general Suriye’de öldü. O da yetmedi, arkasından bütün coğrafyadaki, birçok ülkedeki Şii milisleri getirdiler, onlarla da Halep’i düşüremediler, Suriyeli halkı bastıramadılar. Tam bu yaz Halep’ten Hama’ya doğru, Humus’a doğru muhalefet ilerlemeye başlayınca bu sefer büyük ağabeylerine gittiler, tarih boyu Müslümanlara zulmetmiş büyük ağabeylerine, Doğu Anadolu’da, Türkleri, Kürtleri katletmiş büyük ağabeylerine, Rusya’ya gittiler, sen gel, biz yapamıyoruz, bu katliamı sen tamamla dediler, sen daha iyi bilirsin katliamı, sen yap dediler ve 30 Eylül’den bu yana bu alçak, bu hain, bu barbar uçaklar sivil-asker ayrımı yapmadan, çocuk-yaşlı ayrımı yapmadan 8 bine yakın sorti yaptılar. Her bir sortide ne kadar canımızın şehit olduğunu siz hesap edin.
Ve şimdi güya barışa doğru gideceğiz derken Münih görüşmesinde, aynı alçakça saldırıyı devam ettiriyorlar ki ateşkes sağlanmadan önce Türkiye’nin Halep’e olan koridoru kapansın ve Halep açlığa mahkûm edilsin. Bilmedikleri, hesap etmedikleri şey, Halep’in o yiğit insanlarının her şeye direndikleri gibi açlığa da direnebileceği.
Düşünün, bu kadar saldırıya karşı direnebilen Halep mi muzafferdir, dünyanın en barbar ordularıyla oraya yüklenenler mi muzafferdir? Sonunda zafer mutlaka inanların olacaktır.
En son Rusya’nın hava desteğiyle PYD Minnak Havaalanı’nı ele geçirdikten sonra Türkiye sınırına çok yakın 100 bin insanın yaşadığı aziz Azez’e saldırı gerçekleştirdi. Bu çerçevede Türkiye’ye dönük yeni bir mülteci akınına mahal vermemek ve mültecilerin güvenli bir şekilde bulundukları yerde kalmalarını temin etmek üzere Cumartesi gününden itibaren Esad rejimi ve onun uşağı, onun piyonu, Rusya’nın piyonu olan YPG’ye yönelik hedeflere angajman kuralları çerçevesinde mukabelede bulunuyoruz, mukabelede bulunmaya devam edeceğiz.
Bana ilk topçu mukabelesi angajman kuralları çerçevesinde yapıldığında Azez’den gelen sesleri arkadaşlar dinlettiler. Emin olun, insanlar sokağa çıkmış Türkiye’ye dua ediyor, haykırıyorlardı. Her biri size teşekkür ediyordu, her biri Türkiye’ye teşekkür ediyordu, bütün dünyanın sustuğu bir anda onlara yardıma koşanlara teşekkür ediyordu. Bizi de engellemeye çalışacaklar, engellemeye gayret ediyorlar, bunlara karşı da elimizden gelen bütün çabayı göstereceğiz.
Bu son saldırıların Türkiye’yi hedef aldığı, Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit ettiği açıktır. Aynı şekilde yoğun bir mülteci akınına yol açan bu saldırıların Türkiye’nin yanı sıra Avrupa’yı da hedef aldığı ortadadır. Sayın Merkel’le son yaptığımız her görüşmede bu konuda mutabık kalıyoruz. Onun da, bizim de Hollanda Başbakanıyla yaptığımız görüşmede de mutabık kaldığımız husus, Rusya’nın ve onun arkasındaki güçlerin temel hedefinin daha çok mülteciyi Türkiye’ye sürmek, etnik kıyım üzerinden demografiyi değiştirmek ve mülteciler üzerinden Türkiye’yi ve Avrupa’yı baskı altına almak olduğu aşikâr. Onun Sayın Merkel dün yıllarca söylediğimiz bir teklifin haklılığını teyit ederek, artık Suriye’de uçuşa yasak bölge, güvenli bir bölge olması gerektiğini ifade etti. Eğer bu gerçeği 3 yıl önce fark etmiş olsaydı uluslararası toplum, şu anda katledilmiş olan onbinlerce, yüzbinlerce insan belki katledilmemiş, hayatta olacaklardı. Dünya bizim dediğimiz yere geliyor, ama bu arada nice canlar feda ediliyor.
Türkiye, kendi sınırlarını korumak, güvenliğine tehdit oluşturan etnik temizliği engellemek, yeni bir insani trajediye ve yoğun bir mülteci akınına izin vermemek ve Suriye’nin tek gerçek umudu olan muhaliflerin zayıflamasını engellemek üzere gerekli gördüğü zaman gerekli gördü yerde, gerekli gördüğü şekilde mukabele etmeye devam edecektir.
Dün de söyledim, bugün de bir kez daha altını çizmek istiyorum; Türkiye Azez’e yönelik saldırılara kesinlikle engel olacak, mukabelede bulunacaktır. Uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarıyla katliam ve etnik temizlik yaptığı sabit olan bir terör örgütünün Rusya ve Esad rejimiyle işbirliği içerisinde Türkiye’ye karşı yeni bir mülteci dalgası oluşturmasına ve sivilleri katletmesine asla müsaade etmeyeceğiz.
Türkiye yeni bir kitlesel mülteci dalgasını da, sınırındaki etnik mühendisliği de, milli güvenliğini tehdit eden unsurları da gerektiğinde mukabelede bulunarak durduracak güce, kudrete sahiptir. Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit eden kim olursa olsun aynı tavrı göstereceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Biz sesimizi yükselteceğiz ve vicdan sahibi olan herkes bu sese kulak verecek, bütün dünyada da bunları dinleyecek inşallah. Daha dünya için, insanlık için söyleyecek çok sözümüz var.
Bunu buradan sadece sizlere değil, bütün uluslararası kamuoyuna ilan ediyorum, Türkiye’nin tutumu ilkesel bir tutumdur. Türkiye hudutlarında terörü bertaraf ederek ve terör örgütleriyle mücadele ederek sadece kendi milli ulusal güvenliğini korumuyor, aynı zamanda insani değerleri de koruyor. Suriye ile alakalı kanaat belirten bütün ülkelerin öncelikle bunu takdir etmesi gerekir.
Terör örgütlerinin cirit attığı bir arena haline getirilmek istenen dost ve kardeş Suriye, bugün büyük acılar içindedir. Bir yandan yaşanan fiili yangını söndürmeye çalışırken, bir yandan da bölgenin güvenliğini korumak durumundayız. DEAŞ, PYD ve YPG gibi terör örgütleri bu toprakların asli unsurları değildir, bunlar arızi ve gayrimeşru unsurlardır. Suriye’deki temel problem, Esad rejiminin sorunların esas kaynağı olarak görülmemesidir. Suriye’deki temel problem, DEAŞ’la mücadele söylemi ve görüntüsü altında Esad rejiminin ömrünün uzatılması ve muhalif unsurlara yönelik saldırılara sessiz kalınmasıdır. DEAŞ’la mücadele ettiği varsayımıyla desteklenen YPG ve PYD de, aynı gerekçeyle ses çıkarılmayan Rusya da DEAŞ’la mücadele etmiyor arkadaşlar. PYD son zamanlarda DEAŞ’la mücadeleden öte, Suriye’nin meşru tek temsilcisi olan ılımlı muhalefetle mücadele ediyor, DEAŞ’la savaşan ılımlı muhalefet unsurlarını arkadan hançerliyor.
PYD özellikle Rusya-Türkiye arasında yaşanan gerilimden sonra Rusya’nın bölgesel planlarının lejyoneri, paralı askeri haline gelerek Türkiye’ye zarar vermeyi öncelik haline getirmiş durumda. Evet, YPG, PYD kesinlikle Kürtlerin temsilcisi değil, Suriye’nin temsilcisi değil, Rusya’nın lejyoner paralı askerleridir. Bunu hem iç, hem de uluslararası kamuoyunun doğru okuması, doğru değerlendirmesi lazım.
Azez bölgesinde bir tek DEAŞ mensubu yok, bunu herkes biliyor, buna rağmen Rusya havadan Azez’e saldırıyor, Halep’i bombalıyor. DEAŞ’a karşı mücadele ettiği iddiasıyla başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülke tarafından desteklenen PYD’nin DEAŞ’ın olmadığı Azez ve civarında, Halep’in kuzeyinde ne işi var? Onlara dedik ki, Fırat’ın batısına geçmesin, buna riayet etmek zorunda kaldılar, şimdi Afrin’den Fırat’ın batısına, doğuya doğru Afrin’den PYD’yi hareketlendirmek istiyorlar. Biz bu oyunu görüyoruz, bu oyunu yapan kimler biliyoruz, bu oyuna karşı da Suriye halkının yanında olacağız. PYD, YPG’yi bu anlamda bir piyon, bir koçbaşı gibi kullananların zihinlerindeki oyun planı 100 yıl önceki Sykes-Picot’un tekrar bölgeyi bölerek, daha küçük parçalara ayırarak bölme planlarının bir uzantısıdır.
Şu anda DEAŞ bahane edilerek rejim yanlısı olmayan bütün Suriyelilerin Suriye’den çıkarılması için bilinçli bir etnik kıyım, bir soykırım gerçekleştiriliyor. Halep ve Suriye’de sadece rejim yanlılarının kalması, diğer herkesin Suriye’den sürülmesi hedefleniyor. Bu, Rusya’nın Çeçenistan’da yaptığı taktiğin aynısı. Yak, yık, yok et, bütün samimi direniş unsurları gitsin, işbirlikçilerle kontrolü sağlamaya çalış. Uygulamaya konulan bu sinsi planı PYD’yi destekleyen Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere bütün dünyanın artık görmesi gerekir, görmezlerse de biz göstermeye devam edeceğiz. Bu kirli hesap bugün görülmezse, ileride çok daha büyük sıkıntılar yaşanacaktır.
Suriye’nin demografik yapısının korunması noktasında herkes dikkatli olmak zorundadır. Suriye sınır boylarındaki demografik dengenin değişmesini hedefleyen her türlü stratejiye karşı uluslararası toplumu uyarıyoruz. 2 milyon 600 bin kardeşimizi ağırlıyoruz, daha fazlası gelirse bağrımız yine açık. Ama birilerinin sırf Türkiye’yi ve Avrupa’yı rahatsız etmek için böylesine bir mülteci göçüne sebebiyet vermek adına onbinlerce, yüzbinlerce insanı hava bombardımanına tabi tutması karşısında artık uluslararası toplumun bir ses vermesi gerekiyor.
Düşününüz, ne kadar trajikomik bir tablo, günlerdir Rus uçaklarının bombardımanı altında hastaneler, okullar bombalanıyor, resimleri gördüğünüzde yüreğiniz parçalanacak şekilde çocuklar katlediliyor, bedenler parçalanıyor, bunları yapanlara karşı Türkiye kendi sınırının güvenliği için tedbir aldı diye Rusya Türkiye’yi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne bugün şikâyet ediyor. Bu arsız hırsız, bu ne küstah bir yaklaşım. Kendisi bütün bombardımanlarla oradaki mazlumları katledecek, Türkiye kendi sınırından yaptığı mukabelelerle sınır güvenliğini sağlamaya, bu mazlumlara bir güvenli alan oluşturmaya çalışacak ve Rusya gidip Türkiye’yi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne şikâyet edecek. Neden? Çünkü kendisi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi. Onun için işte biz dünya 5’ten büyüktür diye haykırıyoruz. Ve işin ilginç tarafı, Rusya’nın bu suçunu yüzüne vurması gereken Amerika Birleşik Devletleri ve diğer müttefiklerimiz, sanki ortada bir suçlu özne yokmuş gibi bir anonim suçlu üzerinden Halep’te sivillere yönelik bombardımanı kınıyoruz diyor. Kim yaptı bu bombardımanı? Açıkça adını söyleyin, açıkça söyleyin kim yaptı bu bombardımanları? İşte biz Allah’tan başka kimseden korkmayan ve Allah ve tarihten başka hiçbir yere hesap vermeyecek olan bizler açık ve gür sesle söylüyoruz, bu bombardımanları alçak Rus uçakları yaptı.
Utangaç ifadelerle açıklamalar yapılıyor, kim yaptıysa yapmasın. Sanki böyle rica dilli söylemlerle bu bombardımanlar duracak. Sesi gür olmayanın sesi çıkmasın, sesi gür şekilde çıkacak olanlar da korkmadan, cesurca söylenecek sözü söylenecek vakitte dile getirsin.
Birleşmiş Milletler’den, Avrupalı dostlarımızdan, müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri yönetiminden bu insanlık dışı kıyıma karşı açık ve net bir tavır göstermelerini beklemek bizim hakkımız ve bunu tekrar etmeye devam edeceğiz.
Aziz kardeşlerim, yaptığımız bu operasyon neticesinde şu anda YPG unsurları Azez civarında ilerleyemiyor. Bundan sonra da eğer Azez’e yaklaşırlarsa bizden en şiddetli tepkiyi göreceklerdir. Bölgedeki havaalanı çok iptidai bir havaalanı, ama herhangi bir şekilde Suriye muhalif güçlerine ve masum sivillere karşı kullanılmaya kalkılırsa, o havaalanıyla ilgili de daha önce aldığımız tedbirleri almaya devam eder, o havaalanını kullanılmaz hale getiririz, getirdik. Bu çerçevede Rusya ve Esad rejiminin çıkarlarını savunan bu terör örgütüne karşı aldığımız tedbirleri de artırarak sürdüreceğiz. Bu tedbirleri Türkiye’nin Kürtlerle savaşı olarak lanse etmeye çalışan uluslararası algı mühendislerine ve onların yerli işbirlikçilerine karşı da bir çift sözümüz var. Öyle bir algı oluşturmaya çalışıyorlar ki, dışarıda BBC haberi şöyle veriyor veya herhangi bir yayın organını ismen öne çıkarmayayım, ama uluslararası basın çevreleri şöyle haber veriyor: Türkiye, Kürt bölgelerini topa tutuyor, bombalıyor. Yani Rusya’nın Halep’i ve Azez’i bombaladığını görmüyorlar, yani YPG’nin Azez’e doğru gelip Tel Rıfat’ta insanları katlettiğini görmüyorlar ve bizim tavrımızı sanki bütün Kürtlere yönelik bir tavırmış gibi yansıtarak bir algı operasyonu yapıyorlar. Bizim iç ve dış politikamız, hiçbir zaman etnik ve mezhep temelli olmamıştır, olmayacaktır.
Bir kez daha söylüyorum, bu kürsüden ifade etmiştim, hani bir zaman Türkiye’yi bölerek kendilerince etnik milliyetçilik yapmaya kalkışanlar Kürtlerin devleti nerede diye sormuşlardı da, ben bu kürsüden de, farklı kürsülerden de haykırarak ifade etmiştim; evet, Kürtlerin bir devleti vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Kürtler, bizim sınır içindeki, vatanımızdaki Kürt kardeşlerimiz benim Mardin’de kucaklaştığım, inşallah Van’da kucaklaşacağım, Türkiye’nin her yerinde kucaklaştığım ve şu salonu da dolduran Türk ve Kürtler, bütün unsurlar hep beraber kardeş olduğu gibi Kürtler de bizim asli vatandaşlarımızdır. Bu toprakların sahipleridir, kimse Kürtleri bu topraklardan yabancılaştıramaz, bu topraklardan ayrı düşünülemez. Vatandaş olarak nasıl Kürt vatandaşlarımız 78 milyon asli unsuruysa, sınırımızın diğer yanındaki Kürtler de bizim tarihdaşımızdır. Sınırın ötesinde Suriye’de, Irak’ta, İran’da, nerede olurlarsa olsun Kürtler de aynen Türkmenler gibi, Araplar gibi bizim tarihdaşımızdır, kültürdaşımızdır ve ne zaman ihtiyaçları olursa yönelip dönecekleri tek yer de son kale olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.
Çirkin bir plan var kafalarında, Suriye’deki Kürtleri bize karşı kışkırtmak. Peki, biz gerçekten PYD’yi, YPG’yi bir terör örgütü olarak onlara gerekli mukabelede bulunuyorsak ve Suriyeli Kürtlere bu anlamda da sahip çıkıyorsak, bunu istismar etmeye kalkanlara şunu sormak lazım: Şu anda Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin en büyük dostu kim, hamisi kim? Yine sormak lazım: Kobani’de DEAŞ saldırdığında Suriyeli Kürt kardeşlerimize üç günde 197 bin Kürt kardeşimizi alan, bağrına basan kim? Aylan bebeğin babasına sormak lazım, seni kim o Ege sularından aldı çıkardı. Kobani’den gelen kardeşlerimize sormak lazım; sizi kim bağrına bastı? Saddam’ın bombasından Halepçe’den kaçıp bu topraklara sığınan kardeşlerimizin mirası niye unutulmadı? Hepsine sorduğumuzda vereceği tek cevap şudur: Yine başımız sıkışsa gideceğimiz başka bir yer yok.
Aziz dava arkadaşlarım; Türkiye’nin en tabii savunma hakkını kullanarak yaptığı bu operasyonları engellemek için şimdi üçüncü dünya savaşı çıkabilir denerek kirli bir algı mühendisliği daha gerçekleştiriliyor. Bu spekülasyonlara hiçbir vatandaşımızın kulak asmaması lazım. Bazen gazeteleri, yayınları takip ettiğimizde gerçekten sanki Türkiye hemen bir savaşa girecekmiş gibi bir psikoloji oluşturulmaya çalışılıyor; buna karşı da çok dikkatli ve özenli bir tutum takınmamız şart. Türkiye’nin çevresinde zaten beş yıldır gerçek bir savaş yaşanıyor. Gerçek savaşı göremeyenler şimdi Türkiye savaşa giriyor diye hayali senaryolar yazıyorlar. Üstelik bu senaryoyu yazanlar fiili olarak Suriye’de savaşan ülkeler. Kendi saldırganlıklarını bu surette gizlemeye çalışıyorlar. Milletimiz müsterih olsun, biz Türkiye’yi herkesten fazla düşünüyoruz. Suriye’de bir savaş tehlikesi varsa, bunu oluşturan asla Türkiye değildir, olmayacaktır. Biz baştan bu yana makul ve barışçı bir çözümün Suriye halkının huzur ve güvenliğinin temin edilmesi için çok çaba harcadık. Suriye’deki bunca kaosa rağmen Türkiye’yi beş yıldır savaşın dışında tutan biziz. Bu beş yıl içinde dört seçim gerçekleştirdik. Bu beş yıl içinde ekonomimiz büyümeye devam etti, bu beş yıl içinde istikrarımız devam etti. Allah aşkına herkes elini vicdanına koysun; hangi ülke yönetimi etrafındaki bu ateş çemberinin içinde bir ülkeyi böyle istikrarlı tutabilirdi? Güvenlik güçlerimizin Rusya, Esad ve PYD’ye yönelik aldığı tedbirler sınırımızda güvenlik riski oluşturarak Türkiye’yi bir oldu-bittiyle savaşa sokmak isteyen odakların oyunlarını bozmayı hedeflemektedir. Bir daha altını çizerek söylüyorum; Türkiye savaştan uzak durmak, bir oldu-bittiye maruz kalmamak için yanı başındaki güvenlik problemlerini bertaraf etmeye yönelik önleyici tedbirler almaktadır, almaya devam edecektir.
Şimdi şunu ifade edeyim, biraz sonra Bahçeli’den de bahsedeceğim ama: Sayın Kılıçdaroğlu’nun 5 yıllık Suriye çizgisine bakın vicdan göremezsiniz, Esad’ın elini sıkanları görürsünüz. Tutarlılık göremezsiniz, sadece AK Parti’yi eleştirmek için yapılan çelişkili açıklamalar görürsünüz. Bir gün der ki; ben bu Suriyeli göçmenleri geri göndereceğim hepsini, yani geri göndermiş olsaydı, hani 7 Haziran’ı kazanamaz ya, CHP’nin seçim kazandığı görülmüş mü bu memlekette, kazanamaz ya, hani 7 Haziran seçimlerini kazanmış olsaydı ve söz verdiği gibi kazansa da söz tutmaz CHP ama, hadi söz de tuttuğunu kabul edelim, sözünü tutmuş o 2 milyon kardeşimizi o zaman Suriye’ye göndermiş olsaydı onlar şu anda Rus uçakları altında katledilmiş olacaklar, bu da silinmez bir leke olarak bu devletin alnında kalmış olacaktı. Biz buna izin verir miyiz, millet buna izin verir mi? Şimdi aynı şekilde bakarsınız Türkmenler Bayırbucak’ta katledildiğinde suspustur, bir anda aklına gelir Türkmenler, Türkmenler niye Cenevre’de yok diye. Hâlbuki Cenevre’dedir o sırada Türkmenler. Kürtleri unutur, Esad rejimini destekler, bir an Kobani’de Kürtleri hatırlar. Çünkü tarih bilinci yok, çünkü coğrafi sorumluluk anlayışı yok maalesef. Şimdi bizim neye ihtiyacımız var biliyor musunuz? Sayın Baykal’ın dünkü açıklamalarını dinledikten sonra bir kez daha ikna oldum ki, Türkiye’de milli iktidar önemli ve milli bir iktidar var bugün Türkiye’de elhamdülillah, milli bir iktidar. Ama milli iktidar kadar önemli olan nedir biliyor musunuz, milli muhalefet, milli muhalefet. Biz milli muhalefet istiyoruz, yerli muhalefet istiyoruz. Rusya ağzıyla konuşmayan, Esad ağzıyla konuşmayan, gidip Brüksel’de, Washington’da değişik yerlerde kapı çalarak Türkiye’yi şikâyet etmeyen, bu toprağa ait olduğunu unutmayan bir muhalefete ihtiyacı var bu ülkenin.
Aziz dava arkadaşlarım; Türkiye, yıllarca terörün acısını çeken, bedelini ödeyen bir ülke. Terör konusunda ikilemlerle dolu bir anlayışın terör sorununu çözemeyeceğini çok iyi biliyoruz. Bu sebeple kimden gelirse gelsin, biz aynı netlikte, aynı kararlılıkta teröre karşı duruyoruz, duracağız. Son aylarda farklı terör örgütlerine karşı aynı net tavrı göstererek ödünsüz bir şekilde mücadele ettik. Bunun olumlu neticelerini de elhamdülillah milletimizle birlikte yavaş yavaş alıyoruz. Doğu ve Güneydoğu Bölgemizdeki bazı ilçelerimizde terör örgütüne karşı yürütülen kapsamlı operasyonlar başarıyla devam ediyor. Silopi’den sonra Cizre’de de beklenen sonuca başarıyla ulaşıldığı için operasyon sona erdi. Milletimizle, askerimizle omuz-omuza durduğumuz bu günlerde bu huzur ve demokrasi operasyonuna destek veren bütün bölgedeki vatandaşlarımızı yürekten selamlıyorum. Önümüzdeki dönemde Cizre’de de yaraları sarmaya yoğunlaşacağız inşallah. İnşallah yıkılanın yerine daha güzelini yapacağız, bu şehirlerimizi adeta yeniden imar edeceğiz.
Değerli arkadaşlar; ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya son yüzyılda birçok acılar yaşadı, halen de yaşamaya devam ediyor. Ülkemizin siyasal istikrarını sürdürmesi ve toplumsal refahını artırması için güçlü bir siyasal sistem inşa etmemiz artık kaçınılmazdır. Bölgemizde yaşanan gelişmelere, risklere ve tehditlere ancak güçlü bir siyasal sistem ile cevap verebiliriz. Kriz dönemlerinde devletler kendilerini kapalı bir sisteme çevirerek korunabileceklerini düşünürler ve giderek kısıtlayıcı, baskısı politikalara ve uygulamalara yönelirler. Biz AK Parti olarak bu eğilimin aksine bölgemizin içinden geçtiği şu zor dönemde daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi ve daha fazla katılım içeren bir siyasal sistem inşa etmenin gerekli olduğuna inanıyoruz. Daha çok çoğulculuk, daha çok özgürlük içeren, insanı merkeze alan bir siyasal sistemi hayata geçirmemiz her zamankinden daha elzemdir. Türkiye’nin önündeki yol ayrımı çok nettir. Ya kendi içinde sorunlarla boğuşan, küçülen, zayıflayan bir ülke olacağız 90’lı yıllarda olduğu gibi ya da bölgesindeki krizlere öncelikli olarak güçlü demokrasisiyle cevap veren, ekonomisi, toplumsal yapısı ve kurumlarıyla güçlü bir ülke olacağız. Türkiye’nin bu yol ayrımında herkes, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, herkes tarafını seçmek zorundadır.
Bunun yanı sıra, bakınız bunlar unutuluyor geçmişte neler yapıldığı; bu komisyon çalışmaları esnasında 14538 dernek, 4 binden fazla vakıf, 1700 yerel ve ulusal radyo ve 197 yerel televizyon e-posta vasıtasıyla görüş talep edilmiş ve alınmıştır. Komisyonun resmi internet sayfası üzerindeki görüş bildirme sistemi üzerinden 66 bin 15 kişi, e-postayla 1872 kişi veya kuruluş, posta yoluyla da 1050 kişi veya kuruluş görüş açıkladı. Gönderilen görüşlerin 104 üniversite, 102 dernek, 58 vakıf, 34 meslek örgütü, 32 platform çatı kuruluşları dâhil olmak üzere 30 sendika, 21 kamu kurumu, 21 siyasi parti, 19 diğer sivil toplum kuruluşları ve 5 enstitüye ait olduğu tespit edildi. Bütün bu kuruluşlar bu görüşleri komisyona bildirdi. Yani müthiş bir müktesebat var elimizde. Aslında son derece katılımcı bir çalışmayla elimizde binlerce sayfadan oluşan bir müktesebat var. Muhakkak ki yeni kurulan komisyonumuz çalışmalarını bu birikimin üzerinde inşa edecek. Ülkemizin daha fazla zaman kaybına, daha fazla oyalanmaya tahammülü yok. Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki muhalefet partilerinin komisyonun süresini uzun tutmaya yönelik eğilimleri ve komisyonu anayasa yazımıyla ilgisi olmayan konularla meşgul etme tutumları bizi endişeye sevk ediyor. Biz bu komisyona bir süre konmasını ve bütün bu müktesebat üzerinde bir an önce neticeye ulaşılmasını önemli görüyoruz. Ve bu süreyi de muhalefet parti liderleriyle görüştüğümde 6 ay olarak kendilerine söylemiştim. Bu komisyon daha önceki komisyonun birikimine yaslanarak çok kısa bir süre içerisinde Türkiye’ye yeni bir anayasa kazandırma imkânına sahiptir. Bunca birikim ortada dururken süreyi uzatmaya yönelik tutumlar samimiyet ve ciddiyetle bağdaşmaz.
Değerli dava arkadaşlarım; bildiğiniz gibi grup toplantılarımızda her hafta seçim öncesi milletimize verdiğimiz sözlerin ne kadarını yerine getirdiğimizle ilgili bilgi veriyorum. Bu hem size, hem de milletimize taahhütlerimiz konusunda bir hesap vermedir aynı zamanda.
Sıkıntılı bir süreçten geçiyoruz, ama bu sıkıntıları aşacak güce, tecrübeye, özgüvene ve en önemlisi millete inancımıza sahibiz. Milletin sesi olarak, millet iradesinin temsilcisi olarak emin adımlarla geleceğe yürüyoruz. Allah bizi milletimize mahcup etmesin. Türkiye’nin yolunu açık etsin ve inşallah 2023 hedeflerine hep beraber ulaşmayı bize nasip eylesin.
Allah’a emanet olun, Allah yar ve yardımcımız olsun.