Basbakan Davutoglu’nun Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu Toplantisi‘nda yaptigi konusmanin tam metni
Türkiye’de bilim politikalarını belirleyen, yönlendiren en üst kurul mahiyetinde.
1983 yılında başlayan bu süreç, oluşan bu kurul bugüne kadar 29 kez bugünle birlikte toplandı. Çarpıcı bir istatistik olarak zikredeyim, 2002 yılında biz iktidara gelene kadar sadece 9 kez toplanmıştı 19 yılda, son 13 yılda ise 20 kere toplanmış oldu. Hiç eksik olmadan her sene biraraya gelerek bilim ve teknoloji alanındaki düşüncelerimizi, kanaatlerimizi, stratejilerimizi paylaşıyoruz ve geleceğe dönük planlamalarımızla ilgili bütün bilim kurumlarımızı, bilimsel kurumlarımızı ilgilendiren kararlar alıyoruz. Tekrar sizlerle biraraya gelmekten sadece Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak değil bir bilim adamı olarak da büyük bir mutluluk duyuyorum.
Eminim bugün akşama kadar sürecek olan mesaimizde hem siyasi bakımdan geleceğe dönük planlamalarımızı ortaya koyacağız, hem de masa etrafındaki ve salondaki bilim adamlarımızla bilimsel bir ortamda istişare etme, konuşma, konuları ele alma imkanına sahip olacağız.
Aslında bu toplantıyı geçen ay yapacaktık biliyorsunuz Ocak ayında, maalesef İstanbul’daki terör saldırısı dolayısıyla ertelemek durumunda kaldık. Bir kez daha İstanbul’daki ve Türkiye’deki bütün terör olaylarını lanetliyorum. Bilimsel gelişmelere baktığınızda tarih boyu üç asgari unsurun mutlaka olmazsa olmaz şart olarak bilimsel gelişmenin önünü açtığını ya da bunların olmayışının bilimsel gelişmeleri engellediğini görüyoruz.
Birincisi; istikrar, bir düzen, bir kamu düzeni ve istikrarın olduğu yerlerde bilim hayatı gelişebilir. Çünkü nihayet kargaşanın, kaosun, istikrarsızlığın, terörün, şiddetin olduğu bir alanda her şeyden önce güvenlik konuları bilimsel gelişmenin önünde gelmeye başlar.
İkincisi ise fikir özgürlüğü; fikir özgürlüğünün olmadığı, düşünce özgürlüğünün olmadığı toplumlarda istikrar olsa da bilimsel gelişme olmaz. Çünkü dogmatik düşünceler, tartışmaya açılmayan, eleştirilmesi mümkün olmayan varsayımlara dayalı yaklaşımlar bilimsel gelişmenin önündeki en büyük engellerdir. Üçüncüsü de, bilimsel gelişmeleri ve bilimsel paradigmayı sosyal hayata yöneltecek ekonomik kalkınma ve gelişmişlik düzeyi. Bunlardan herhangi birisi eksik olduğunda, o ülkede bilimsel gelişmenin sağlanabilmesi mümkün olmaz. Aslında bu bizim için çok önemli bir ön şart mahiyetindedir, çünkü Türkiye bugün çok kritik bir coğrafyada kendi istikrarını koruyarak, demokrasisini yaşatarak ve ekonomik kalkınmasıyla birlikte bilimsel gelişmenin önünü açmayı hedefliyor. Biz bu çerçevede son 13 yılda istikrarlı bir dönem yaşamış olmamız, istikrarlı siyasi bir seyir takip etmiş olmamız, aldığımız kararları uygulayabilme kabiliyetine sahip olmamız dolayısıyla aynı dönemde büyük bir ekonomik kalkınma sergilemiş olmamız dolayısıyla ar-ge çalışmalarında büyük bir ivme kazandık. 2002 yılında ar-ge faaliyetleri ile bugünkü ar-ge çalışmaları karşılaştırıldığında aradaki büyük fark ortaya çıkar. 2002 yılında sadece 3,9 milyar tutarındaki ar-ge harcamaları, bu geçen yıl itibariyle 17,6 milyar Türk Lirasına kadar çıktı. Dolayısıyla gayrisafi milli hasılaya oran itibariyle yüzde 0,5’ten, yüzde 1’e çıkmış olduk. Önümüzdeki dönemde inşallah yüzde 3’e bunu çıkarmayı hedefliyoruz. Bugün alacağımız kararlara da bu doğrultuda önemli mesafeler alacağımıza eminim.
Tarihe baktığımızda da, tarihi gelişmelere, bu üç unsurun olduğu yerlere doğru bilimin aktığını, ilim adamlarının aktığını, bu unsurların olmadığı alanlarda ise bilim adamlarının o bölgelerden, o ülkelerden kaçtığını görürüz. Tarihimizden buna misal vermek gerekirse; İstanbul fethedilmeden önce çok her alanda geri kalmış, izole edilmiş bir durumdayken, Fatih Sultan Mehmet’in sadece bir siyaset adamı değil bir bilim adamı olarak İstanbul’u yeniden inşa etme çabası içinde hem İstanbul’u bir ekonomik merkez haline dönüştürmesi, hem de bütün bilim adamlarını buraya çekecek büyük teşvikler vermesi, Ali Kuşçu başta olmak üzere Orta Asya’dan, Semerkant’tan birçok bilim adamının neredeyse attığı her adıma 1 altın vereceğim diyerek İstanbul’u bir cazibe merkezi haline getirmesi çarpıcı bir örnektir bizim tarihimizde. Yani bir yeri fethetmeniz yetmiyor, o fethettiğiniz yerin bir medeniyet merkezi haline dönüşebilmesi için mutlaka orada bilim adamlarını cezbedecek bir fikir özgürlüğü ortamının, aynı şekilde gelecek planlaması yapılabilecek bir siyasi düzenin sürmesi önemli. Yine daha yakın dönemden misal vermek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa büyük çalkantılar, krizler içine girdiğinde, Avrupalı bilim adamları da hatırlayacaksınız Amerika’ya doğru büyük bir göç yaşamışlardı ve Amerikan üniversitelerinin gelişmesinde 19. yüzyılın sonlarında ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki göçlerin büyük tesiri olmuştu. Bizim için de İkinci Dünya Savaşı esnasında birçok Alman bilim adamının Almanya’dan kaçarak ülkemize gelmesi, başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere birçok üniversitelerdeki bölümlerin gelişmesine katkıda bulunmuştu.
Şimdi önümüzde bilimsel strateji bağlamında ülkemizi bilim insanlarını cezbedecek şekilde bilimsel ortamın iyileştirildiği bir altyapıya kavuşturmamız lazım. Bunun olmazsa olmaz şartları bu anlamda, istikrar dedik. Son dönemde özellikle çevre bölgelerde, çevre ülkelerde yaşanan krizler Türkiye’yi tam anlamıyla bir cazibe merkezi haline getirmiş durumda. Birçok bilim insanı, önemli düşünür Türkiye’de yaşamayı çevre ülkelerdeki siyasi krizler dolayısıyla büyük bir avantaj olarak görmekte, bu çerçevede de vatandaşlık müracaatları da dahil olmak üzere hepimizi sevindiren bir gelişme trendi görmekteyiz.
Ama burada Türkiye için de tehdit teşkil eden en önemli husus, terör faaliyetleri bağlamında son dönemde Türkiye’ye de bu jeopolitik kriz kuşağına çekme çabalarıdır. Biz buna karşı mutlaka hep beraber omuz omuza vermek durumundayız ve Türkiye’nin her türlü terör tehdidi karşısında, bu terör tehdidinin ortaya çıkardığı riskler karşısında bütün kurumlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla, aydınlarıyla, akademisyenleriyle birlikte tavır almamız bilimsel hayatımızın gelişmesi bakımından da büyük önem taşır.
Bütün illerimizde üniversiteler kurduk, eğer bazı illerimizde güvenlik şartları sağlanamazsa bu üniversitelerden olumlu bilimsel yayınlar, gelişmeler beklemek imkansız hale gelir. Bu dönemde özellikle de belli şehirlerimizde yoğunlaşan terör tehdidi karşısında bilim adamlarımızın açık ve net bir tavırla Türkiye’nin geleceğini tehdit eden bu gelişmeler karşısında ortak bir tutum sergilemeleri büyük önem taşıyor. Her ne surette olursa olsun Türkiye’nin bu jeopolitik risk kuşağına girmemesi konusunda her türlü tedbiri almaya kararlıyız.
İkinci önemli husus olarak vurguladığımız demokrasi bağlamında ise, Türkiye fikir özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, bilimsel özgürlüğün tahkim edildiği, güçlendirildiği bir yeni dönemi 2002 yılından itibaren yaşamıştır ve bugün de demokrasimiz bizim en büyük gücümüzdür. Önemli olan sadece istikrar değil, demokrasi ve istikrarı birlikte sürdürmektedir. Demokrasimizin güçlendirilmesi bağlamında da bundan sonra da demokratikleşme yönünde atılacak adımları yoğunlaştıracağız ve Türkiye’de 64. Hükümeti ilan ederken söylediğim büyük reform çabalarına öncülük edeceğiz. Bu çerçevede düşünce özgürlüğünü sınırlayan, eleştirel bakışı kısıtlayan her türlü yaklaşımın karşısındayız. Eleştirel bakışın olmadığı, düşünce özgürlüğünün olmadığı ortamda bilimsel gelişmenin yaşanabilmesi de mümkün değil.
Bu bağlamda da özellikle demokratikleşme çerçevesinde en önemli reform adımlarımızdan biri olan sivil anayasanın gerçekleşmesine de büyük bir önem veriyoruz. 12 Eylül dönemini hatırlayacaksınız, bizler o zaman öğrenciydik, 28 Şubat döneminde bizler öğretim üyesiydik, içinden yaşadık o dönemleri. Askeri ihtilallerin, olağanüstü şartların, terörün nasıl bir olumsuz sonuç doğurduğunu önce bilim adamları hisseti ve yaşadı. Şimdi biz 12 Eylül, 28 Şubat gibi o fikir özgürlüğünü kısıtlayan, düşünce özgürlüğünü yok eden tecrübelerden sonra, gerçekten anlamda bilimsel hayatı teşvik edecek demokratik bir ortamı sağlamakla yükümlüyüz. Türkiye’de bütün kurumların hak ettiği ve hedef olarak gördüğü temel çerçeve içinde Türkiye’nin kalkınmasına katkıda bulunmaları için demokrasimizin güçlendirilmesi şart.
Hükümeti kurar kurmaz 1 Kasım’dan sonra siyasi parti liderlerini ziyaret ederek Türkiye’de demokrasinin ve demokratikleşmenin en önemli ayağı olan sivil bir anayasanın Meclisimiz tarafından yapılabilmesini teminen bildiğiniz gibi görüşmeler gerçekleştirdik. Ve bu görüşmeler neticesinde oluşan olumlu atmosfer de göz önünde bulundurularak Sayın Meclis Başkanımıza yeni Anayasa Uzlaşma Komisyonu konusunda adım atılmasını, vaktinin geldiğini ifade etmiş ve kendisini o anlamda bir sürecin başlatılması yönünde teşvik etmiştim. Sayın Meclis Başkanımız da bütün siyasi partilere böyle bir Anayasa Komisyonu oluşturulması için davette bulundu, Genel Başkanlara yazılar yazıldı, davet mektupları. Bizler de eşit sayıda, her bir partinin eşit sayıda katılımını öngören bir Anayasa Uzlaşma Komisyonunun oluşması için gerekli çalışmaları yapmıştık. Ancak dün yaşadığımız bir gelişme, bu olumlu atmosferi son derece olumsuz yönde etkileyen bir sonuç doğurdu. Ve dün Ana Muhalefet Partisi’nin temsilcileri belli konuların kesinlikle masada olmayacağını ifade ederek, başta başkanlık sistemi olmak üzere komisyon çalışmalarına katılmayacaklarını zikrettiler.
Her şeyden önce şunu ifade etmek isterim: Eğer anayasa bütün toplumu kuşatan bir mutabakatla gerçekleşecekse her konu masada olabilmeli. Hiç kimse bir diğerine şu konu masada olsun ya da olmasın diye bir husus dikte etmemeli. O bakımdan biz dünkü gelişmeden sonra yaptığımız değerlendirmeyle bu çalışmaların devamı mahiyetinde AK Parti olarak ekibimizle birlikte Komisyonda yer almaya devam edeceğimizi ifade ettik. Buradan da bir kez daha bütün siyasi partilere çağrıda bulunuyorum, Türkiye’nin ve gelecek nesillerin en önemli teminatı, özgürlükçü ve katılımcı bir demokrasinin en önemli ana unsuru sivil, özgürlükçü, katılımcı bir anayasadır. Bunun yapılabilmesi için hiçbir ön şart ileri sürmeden hep beraber elimizden gelen gayreti göstermek ve bir masa etrafında her türlü siyasi fikri tartışmak ve sonunda milletimizin bizden beklediği şekilde biz uzlaşıyla, bir mutabakat ile beraber bir anayasayı Türk siyasi tarihinin en büyük başarısı olarak siyasi, sosyal hayatımıza kazandırmak hepimiz için görev telakki edilmelidir. Dolayısıyla, bir kez daha bütün siyasi partilere bu çalışmaların devamı yönünde çağrıda bulunuyorum ve ön şart olmaksızın her konunun konuşulabileceği bir çerçeveyi masada tutmamız gerektiğini ifade ediyorum. Sayın Meclis Başkanımıza da başlattığı bu güzel teşebbüsü devam ettirme yönünde iradesini sürdürmesini rica ediyorum. Her ne surette olursa olsun biz Türkiye’de her şeyi tartışabilmeliyiz, her şeyi konuşabilmeliyiz, birbirimize tahammül edebilmeliyiz, ön şart koşmadan ülkemizin geleceğini konuşabilmeliyiz. Bu aynı zamanda bilimsel hayatla da doğrudan irtibatlı bir husustur. Özgürlüklerin genişlediği, geliştiği ve derinleştiği bir ortamda bilim hayatımızda büyük bir canlılık kazanacaktır. Ben bir kez daha bütün sivil toplum kuruluşlarına ve siyasi partilere bu yöndeki çalışmalara katkıda bulunma çağrısında bulunuyorum.
Üçüncü ana unsur olarak vurguladığım ekonomik kalkınmayla, bilimsel gelişme arasında sosyolojik dönüşüm arasındaki ilişkiye gelince gerçekten tarih boyunca ekonomik kalkınma ile bilimsel hayat arasında doğrudan bir irtibat olmuştur. Bilimsel paradigmanın gelişmesi ekonomik kalkınmayı teşvik etmiş, ekonomik kalkınmayla elde edilen potansiyel bilimsel paradigmanın gelişmesine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla, Türkiye geçmişte kadim dönemde önemli siyasal, ekonomik ve siyasal ve bilimsel merkez olma niteliği taşıyan bir ülke olarak şimdi yeni dönemde de bu potansiyelini harekete geçirmek durumundadır. Maalesef sanayi devriminin ilk üç aşamasında gelişmeleri geriden takip ettiğimiz için ekonomik kalkınmamızda istediğimiz ölçüde gerçekleşemedi. Şimdi bugün ele alacağımız iki önemli konu aynı zamanda bilim hayatıyla, ekonomi ve sosyal hayat arasındaki bağları da ortaya koyuyor.
Birinci önemli konumuz, akıllı üretim sistemlerine yönelik çalışmaların yapılması. Bu çerçevede daha önce üç sanayileşme aşamasından sonra sanayi 4.0 devriminin gerçekleşebilmesi, ülkemizin buna intibak edebilmesi içinde bugün alacağımız kararlar önem taşıyor. Bilindiği gibi birinci sanayi devrimi su ve buhar gücünün mekanik üretimde kullanılmasıyla yaşandı, biz bu gelişmeyi biraz geriden takip ettik, bu sebeple daha sonraki aşamaları da yakalamamız güç oldu.
İkincisi, ikinci sanayi devrimi elektrik enerjisiyle çalışan üretim bantlarının devreye girmesiyle yaşandı bunu da biraz daha geriden takip ettik. Üçüncüsü ise bilgi teknolojileri ve otomasyon sistemlerinin sanayi üretiminde kullanılmasıyla yaşandı. Şimdi dördüncü bir devrimin eşiğindeyiz. Bu dördüncü devrim yazılım, robot teknolojileri ve yoğun bilgi paradigmasının tümüyle değiştiği, bilgi paradigmasının yeni bir nitelik taşıdığı, yapay zekanın, 3 boyutlu yazıcıların ve robot teknolojisinin kullanıldığı bir dönem. Burada bilgi felsefesi, bilgi paradigması ve temeli kökten değişiyor. Dolayısıyla bu yeni bilgi felsefesine, yeni bilgi paradigmasına intibak edenler, önümüzdeki dönemde ekonomik kalkınmayı da yönlendiren ülkeler olacak. Bizim hiç gecikmeden sanayi 4.0 devriminin ana unsurlarını ülkemize uyarlamak, uygulamak ve buna katkı da bulunmak sorumluluğumuz var.
Yine bugün ele alacağımız hususlardan biri de ulusal nükleer enerji teknolojisinin gelişmesi olacak. Bütün bunlar bizim önümüzdeki döneme rekabetçi ve yenilikçi bir perspektifle hazırlanmamızı mümkün kılacak.
Biraz önce zikrettiğim gibi, ar-ge harcamalarını ve Hükümetimizin ilan ettiği 25 sektörel dönüşüm programında bilimsel gelişmenin, teknolojik gelişmenin orta teknolojiden üst yüksek teknolojiye geçiş aşamalarının da nasıl ele alınacağı konusunda bir çerçeve belirlemiştik. Çok güzel bir tesadüf, tevafuk diyelim, dün Meclisimize sevk ettiğimiz ar-ge reform paketi Meclisimizde kabul edildi ve sundu, bugün de Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplanıyor. İkisi arasında doğrudan bir irtibat var. Geçen sene bu masada, bu salonda ele aldığımız konulardan birisi, bilimsel gelişmelerin piyasaya arz edilmesi ve üniversite-sanayi işbirliğiyle ar-ge çalışmalarının ticarileşmesini esas alıyordu. Dün Meclisimizde kabul edilen ar-ge reform paketiyle gerçekten önümüzdeki dönemde ticarileşme yönünde ve ar-ge temelli sanayi faaliyetlerinin artması yönünde önemli teşvikleri ekonomi sektörüne sunacağız.
Birkaç tanesini zikretmek gerekirse, reform paketinin hayata geçmesiyle birlikte tasarım merkezlerini de ar-ge merkezi gibi desteklemeye başlayacağız inşallah.
Ar-ge merkezi kurmak için gerekli personel sayısını da 30’dan 15’e düşürüyoruz.
Ar-ge ve tasarım merkezlerinde teknoloji geliştirme bölgelerinde daha fazla ve daha nitelikli personel istihdam edilmesinin önünü açıyoruz.
Özellikle ar-ge merkezlerinde istihdam edilecek temel bilimler mezunu gençlerin maaşlarının brüt asgari ücret kadar kısmını Hükümet olarak biz karşılayacağız.
Üniversite-sanayi işbirliği projelerinde yer alan akademisyenlerin hem gelirlerini artırıyoruz, hem de bu gelirlerden Gelir ve Damga Vergisi alınmasına son veriyoruz. Bilim adamlarımıza bizim, bir bilim adamı da olarak da şahsen benim bir hediyem olarak takdim edilmesini arzu ederim. Gerçekten bilim adamlarımızın en iyi şartlarda akademik hayatlarını sürdürebilmeleri hepimiz için geleceğe dönük olarak atabileceğimiz en önemli adım.
Ar-ge desteklerimizi hem nicel, hem de nitelik olarak, nitel olarak geliştirme yönünde adımlar atacağız.
KOBİ’lerin sipariş yoluyla yaptıracakları ar-ge projelerinde vergi indiriminden yararlanmasını sağlayacağız.
Dolayısıyla dün Meclisimizden geçmiş olan ar-ge reform paketi bugün ele alacağımız birçok konuda, ki burada iş dünyamızın temsilcileri var, devlet kurumlarımız var, üniversitelerimiz var, bakanlıklarımız var, hep beraber yeni bilimsel paradigmayı ülkemize uyarlamak ve paradigmayı sadece izlemek, takip etmek değil, aynı zamanda geliştirmek, derinleştirmek, burada yeni ufaklar açacak şekilde evrensel bilgiye katkıda bulunabilecek bir ortamı sağlayabilmek için bugün alacağımız kararlar önem taşıyor.
Tekrar bugün bizler hep beraber bu önemli toplantıda biraraya gelirken, sadece bugünlerin değil geleceğin Türkiye’sini de inşa etmek anlamında en önemli adımlardan biri olan teknoloji ve bilim alanındaki gelişmeleri toplumumuza en iyi şekilde sunmak sorumluluğunu üzerimizde taşıyoruz.
İstikrarı teminat altına almış, demokrasisi güçlenmiş, ekonomik kalkınmasıyla bilimsel gelişmeleri yönlendirebilecek güce kavuşmuş bir ülke geleceğin yükselen ülkesi olma potansiyeli taşır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugün çevresindeki jeopolitik risklere rağmen istikrarını koruyabilmiştir ve geçen sene içinde 2 seçimi tam demokratik standartlar içinde yapmış, önümüzdeki 4 yıl için de yeni bir istikrar dönemini başlatmıştır. Yine demokratikleşme programımız ve reformlarımızla birlikte inşallah yeni sivil, özgürlükçü bir anayasayla önümüzdeki dönemde örnek alınan bir ülke konumunu daha da pekiştirerek sürdüreceğiz. Ve nihayet ekonomik kalkınmamız istikrar ve demokrasiyle birlikte yükselen üçüncü önemli ayak olarak bilimsel gelişmemizin de önünü açacak.
Çalışmalarımızın hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinize hayırlı çalışmalar temenni ediyorum.