Yükleniyor...

Basbakan Yildirim’in ILO 10. Avrupa Bölge toplantisinda yaptigi konusma

 

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün değerli Genel Direktörü, değerli katılımcılar; uluslararası camianın bir asra yakın geçmişi olan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 10. Toplantısı münasebetiyle açılış gününde sizlerle beraberim. Bu etkinlik için İstanbul’un, Türkiye’nin seçilmiş olmasından dolayı başta Sayın Ryder, Yönetim Kurulu olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Ve sizleri Türkiye’de, dünya şehri, kıtaları birleştiren İstanbul’da ağırlamaktan büyük bir memnuniyet duyuyor, hepinize hoş geldiniz diyorum.

Değerli konuklar, son yıllarda bölgemizde çok önemli gelişmeler oluyor, değişiklikler oluyor; bunu hep birlikte izliyoruz. Küresel ekonomik krizden bu tarafa başlayan bu değişim ve gelişmelerin şüphesiz işveren, işçi ve ülkeler üzerinde kalıcı önemli etkileri var.

Büyük ekonomik krizin başladığı 2008’den bu yana bölgedeki 51 ülkenin bazılarını bu kriz derinden etkiledi, bazılarını biraz daha az etkiledi. Bunun yanı sıra bölgede yaşanan terör, iç çatışma, demografideki değişim, nüfus hareketleri, siyasi istikrarsızlıklar artarak bugünlere geldi ve bunlarla ilgili tedbirlerde de önemli bir sorun ortaya çıktı.

Hepinizin bildiği gibi Suriye’de yaşanan iç savaştan dolayı yerlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalan milyonlarca insandan, Suriyeli mülteciden 3,5 milyon kadarı da ülkemizde 6 yılı aşkın bir süreden beri misafir ediliyor. Biz, canını kurtarmak isteyen, bunun için yollara düşen bu insanlara sahip çıktık, ekmeğimizi bölüştük, evimizi açtık, onlara her türlü sıcak ilgi ve alakayı sağladık. Bu bizim kültürümüzde olan bir şey, bu bizim geçmişimizde olan bir şey. Ancak Türkiye bütün bunları yaparken dünyadan da sadece Türkiye iyi işler yapıyor, mültecilere, zordakilere yardım ediyor demekten daha fazlasını beklerdik. Maalesef Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere bütün dünya bu gelişmeleri izlemekle yetindi ve Türkiye’nin sırtını sıvazlamakla yetindi. Her neyse, ister yardım gelsin-ister gelmesin, Türkiye büyük bir ülke, imkânları geniş bir ülke, bu insanlık adına yaptığı bu işlerden hiçbir pişmanlık duymuyor ve yapmaya da devam edecek. Son açıklanan uluslararası raporlara göre, dünya genelinde insani yardım açısından gayrisafi milli hasıladan ayırdığı pay bakımından Türkiye dünyada ikinci sırada geliyor Amerika’dan sonra. Dolayısıyla bizim küresel konulara, bölgesel konulara bakışımızı da bu sonuçlar çok açık bir şekilde ortaya kokuyor.

2008’de başlayan küresel ekonomik krizin etkileri henüz tam anlamıyla geçmiş değil. Küresel büyüme son 1-2 yıl içerisinde az da olsa artış eğilimine girmiş olmakla beraber yeni yeni küresel sorunlar kapımızı çalıyor. Öylesine derin bir kriz yaşadı ki dünya, maalesef birçok ülkeler iflasın eşiğine geldi.

Türkiye etrafında var olan iç savaş, kaos, kargaşaya rağmen ve üstüne üstlük bir darbe olayıyla karşı karşıya kalmış olmasına rağmen bütün bu güçlüklerin üstesinden gelmeyi başarmış ve krizden itibaren büyümesinde hiçbir gerileme olmadan sürdürülebilir büyümeyi yakalamıştır.

2017 ilk yarısında yüzde 5 üzerinde büyüme sağladık. Bu, Çin ve Hindistan’dan sonra en büyük büyümedir, OECD içerisinde de yine en büyük ikinci büyümedir. Avrupa Birliği ülkelerinin, 28 AB ülkesinin toplam ortalama büyümesinin iki katından fazladır. Bunu nasıl sağladık? Bunu kararlı bir şekilde mali disiplinden taviz vermeden hayata geçirdiğimiz ekonomi politikaları ve sosyal politikalarla bu krizin etkilerini en az şekilde hissederek bugünlere geldik. Bir anlamda Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi, küresel kriz Türkiye’yi teğet geçti.

Türkiye, siyasi istikrarla, güçlü demokrasisiyle ve güvencesiyle bu işlerin üzerinden başarıyla bu sorunların üstesinden gelmiştir. İnsan ve toplum merkezli yaklaşımlarımız, vatandaşlarımızın ve çalışma hayatının bütün kesimleriyle ortak diyaloğumuz toplumsal barışımıza ciddi katkı sağlamıştır. Büyük ekonomik kriz tabiatıyla sadece ekonomileri küçültmedi. Aynı zamanda iş piyasalarını da olumsuz etkiledi, istihdamı da olumsuz etkiledi, bunun yanı sıra ekonomik ve sosyal hayatta da ciddi çalkantılar meydana getirdi.

Türkiye’nin bulunduğu konum çok özeldir. Türkiye, hem coğrafi olarak, hem de medeniyet ve kültür birikimi olarak Avrupa ile Asya arasında bir köprü görevi ifa etmektedir. Bu öylesine bir görev ki, medeniyetlerin çatışmasını önlediği gibi medeniyetlerin buluşmasına da fırsat sağlıyor, aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki zaman zaman değişen hareketliliği, ekonomik geçirgenliği de bir ölçüde köprü vazifesiyle sağlamış oluyor.

Bakınız geçtiğimiz 40 yıl öncesine baktığımızda zenginlik Doğudan Batıya doğru göç ediyordu ve o zaman Anadolu toprakları, Türkiye bu göçte köprü görevi görüyordu. Bugün durum biraz tersine gözüküyor, çünkü gelişmiş Batı ülkeleri doygunluk seviyesine gelmiş ve Doğu, Uzak Doğu dinamik bir şekilde büyümeye ve kalkınma hızını artırmaya başlamıştır. Bu sefer de göç Batıdan, zenginlik noktaları Batıdan Doğuya doğru hareket etmektedir. Bunu nereden anlıyoruz? Havacılık bunun en güzel örneği. 70’li yılların başında havacılık merkezi Amerika Kıtasıydı, 80’li yıllarda Avrupa’nın batısı oldu, 90’lı yıllarda Avrupa’nın merkezi oldu ve içinde bulunduğumuz yıllarda da havacılığın merkezi bizim coğrafyamız oldu. Ve bu nedenledir ki Türkiye bugün dünyanın en büyük havalimanını yapıyor kapasite olarak, 200 milyon yolcu kapasiteli bir havaalanı inşa ediyoruz. Öyle bir ülkedesiniz ki 3 saat uçuşla 56 ülkeye ulaşabiliyorsunuz, 1,5 milyar insana ulaşabiliyorsunuz. 30 trilyon dolarlık bir ekonomik yıllık varlığın döndüğü bir ülkede bu toplantıyı gerçekleştiriyorsunuz.

Küreselleşen dünyada artık hiçbir ülke değerli dostlar, sorunlarımızı biz kendimiz çözeriz, başkalarına ihtiyacımız yok deme şansına sahip değil. Bütün ülkelerin kaderi şöyle böyle birbirine bağlı. Dolayısıyla sorunların çözümüne birlikte kafa yormak lazım, birlikte çare üretmek lazım. Belirli ön yargılarla kapıları kapatmak, bir ülkeyi tasnif dışı yapmak, başka ülkelerle iş tutmak bölgesel barışa da, küresel kardeşliğe de hiçbir katkı sağlamaz.

Bu vesileyle bir-iki cümle, geçen yıl Türkiye’nin yaşadığı o vahim darbe olayını ve sonrasındaki gelişmeleri kısaca anlatmak istiyorum.

15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde demokrasiye, özgürlüklere ve insan haklarına yapılmış en alçak, en ağır saldırıdır. FETÖ terör örgütünün ülkemizde asker içinde, bürokraside, yargıda, poliste, ticaret hayatında yıllardan beri yetiştirdiği, geliştirdiği sakat ruhlar, sakat kafalarla, aklını kiraya vermiş insanlarla devletin tankını, uçağını, topunu-tüfeğini çalarak milletin üzerine doğrultması suretiyle seçilmiş Hükümeti, seçilmiş Cumhurbaşkanını ortadan kaldırmak, ülkede bir darbe rejimi getirtmek için başlattığı kalkışma başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere Türk milletinin asil duruşu, silahlara karşı hayatını ortaya koymasıyla birlikte başarısız hale gelmiştir. Ve demokrasimiz kurtulmuştur, Türkiye’nin karanlığa gömülmesinin önüne geçilmiştir. Bunda en büyük güvencemiz, tabii 80 milyon aziz milletimizdir. Milletimizin ülkesine, devletine, geleceğine sahip çıkması burada en fazla övüneceğimiz bir konudur.

Tabii ki bu darbeyi yapanların hukuk devleti içerisinde gerekli cezayı almaları için de Türk yargısı hemen harekete geçmiştir. Bu bağlamda devlet içerisinde yargıda, orduda, poliste, bürokraside yuvalanan ve bu darbe girişimi içerisinde olanlarla öyle veya böyle ilişkide olan bu unsurların da temizlenmesi bir ülkenin en doğal hakkıdır.

Değerli dostlar, hiçbir devlet kendisine sadakatle tabi olmayan memurlarla, kamu görevlileriyle yoluna devam edemez. Bunun en yakın örneği iki Almanya’nın birleşmesinde görülmüştür. Doğu Almanya-Batı Almanya birleştiği andan itibaren 500 bin kamu çalışanının bir günde işine son verildi. Kimse Almanya’yı protesto etmedi, kimse Almanya’ya bu konuda bir şey söylemedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; doğrudur, hiçbir ülke kendisine sadakatle bağlı olmayanlarla çalışmaz dedi, noktayı koydu. Burada da maalesef Türkiye’de çifte standartlı yaklaşımı görmek bizi üzüyor. Kim ne derse desin, Türkiye bir hukuk devleti, hiç kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacak. Bu tasfiye işinde haksızlığa uğramış olanlar olabilir, yine hukuk devleti içerisinde buna da bir mekanizma getirdik. Dedik ki; itirazlar gelsin, bunlar incelenecek, gerekli cevaplar verilecek ve haksızlığa uğramış olan varsa bunlar da tekrar işlerine dönebilecekler. Hala tatmin olmayanlar varsa, onlara da yargı yolu açılacak. Şu anda olağanüstü hal uygulaması içerisindeyiz, yargı yolu kapalı. Bu mekanizmayla yargı yolunu da açmış oluyoruz. O bakımdan ben bu konularda çok farklı düşünceler, farklı ön yargılar olduğundan dolayı bu açıklamayı belki konumuzun çok ilgisi alanında olmayabilir, ama yapma ihtiyacını duydum.

Bölgemiz Batı ile Doğu arasındaki farklılıkların azaltılması, sorunların çözüme ulaştırılması bakımından dinamik bir bölge. Türkiye burada üstlendiği misyon itibariyle bir yandan Suriye’de, Irak’ta ve Ortadoğu’da cereyan eden otorite boşluğundan kaynaklanan terör faaliyetlerinin Balkanlar’a, Avrupa’ya yayılmasını önlediği gibi, bir yandan da Suriye’de kalıcı barışın tesis edilmesi için büyük bir gayret içerisindedir diğer partner ülkelerle. İran’la, Rusya’yla, Avrupa koalisyon ülkeleriyle yoğun bir çalışma içerisindeyiz, çünkü bunun buralardaki istikrarsızlık gerek Irak’ta, gerek Suriye’de, gerek Kudüs’te, Filistin’de her türlü istikrarsızlığın birinci derecedeki faturasını Türkiye ödüyor. Biz bu faturayı ödüyoruz, ama bunu Avrupalı dostlarımıza ödetmemek için büyük bir fedakârlık gösteriyoruz. Ege Denizinden karayolundan Avrupa’ya mülteci geçişlerini günlük 3000-3500’lerden sıfıra indirdik. Bütün bu fedakârlıkların görülmesini beklerken hala sitem dolu sözler yapılması, hala darbenin arkasındaki FETÖ unsurlarına ülkemizi bölmeye çalışan PKK terör sempatizanlarına kucak açılması, onlara alan açılması doğrusu bizi üzüyor. Bunu dostlarımıza hep söylüyoruz, bir kez de burada ifade etmek istedim. Birleşmiş Milletler, AB Bağımsız topluluğu diğer uluslararası kuruluşlarla birlikte ILO’nun da bir Birleşmiş Milletler kuruluşu olarak önemli görevleri var. Çatışma yerine uzlaşma, işbirliğini esas alan bir yaklaşımla geleceği inşa etme ihtiyacımız var. Bu toplantının ana temasını oluşturan bölgede istihdamın geleceği, bir taraftan da bir endişeyi ifade ediyor. Küreselleşmenin yanında teknolojik değişimler, demografik değişimler, ekonomik ve sosyal gelişmeler karşısında insanlar gelecekten doğal olarak kaygı duyuyor. Bilinen bazı meslekler ortadan kalkıyor, yeni meslekler geliyor, sanal gerçeklik diye bir şey var, robotlarla iş yapma, emek yoğun, alın teri yerini akıl terini bırakıyor. Bütün bu değişimlere karşı hem ülkenin dinamik tedbirler alması lazım hem de işveren, işçi taraflarının iş yerini de devamını esas alarak değişimi, dönüşümü gerçekleştirmesi lazım. Artık sendikacılık ücret sendikacılığı olmaktan çıkmıştır. O çok eskidendi 30 yıl, 40 yıl önceydi. Ben alacağım ücrete bakarım gerisini beni ilgilendirmez sendikacılık anlayışı bitmiştir. Şimdi iş yeri, işin devamı işverenin ne kadar sorumluluğundaysa çalışanların çalışanları temsil eden sendikaların da o kadar sorumluluğundadır. Zira eğer iş yeri devam edemezse bu sefer ne işçi kalır, ne de işçi haklarından bahsedebiliriz. Daha büyük toplumsal sorun olarak önümüze gelir.

Değişim kaçınılmaz bir gerçek olmakla beraber her zaman da endişeyle karşılanır bu da insan tabiatında olan bir şeydir. Değişime her zaman direnç olmuştur, ama değişimi ıskalarsak bu sefer mücadele imkânımız ortadan kalkar. Bugün de haklı olarak insanlarımız bu kaygıyı duymakta ve bizden rahatlatıcı, etkin çözüm yollarını beklemektedir. Bölgemiz ve ülkelerimizin huzuru için, istikrarı için, toplumsal barışı için yapmamız gereken şey, vatandaşımızın sesine kulak vermek, birlikte çalışmak. Tüm değişim unsurlarını dikkate alarak insanlarımıza çalışacakları iyi bir iş imkânı oluşturmak her Hükümetin görevi olmalıdır. Türkiye genç ve dinamik bir nüfusa sahip ortalama yaş 30, Doğu, Güneydoğu’da 20’ye iniyor. Türkiye son 10 yılda istihdama katılış, iş gücüne katılış açısından yüzde 45’lerden, yüzde 55’lere yükseldi. Her yıl iş gücüne katılım bulduğumuz iş sayısından fazla. Her yıl Türkiye 1 milyon vatandaşına iş buluyor. Bu ne demektir? Yeni fabrikalar açılıyor, yeni iş alanları açılıyor, ama istihdama katılım 1 milyon 300 bin. Demek ki, daha fazla fabrika açmamız lazım, daha fazla iş alanı oluşturmamız lazım. Bunu da neyle yapacağız? İstikrarla yapacağız. İstikrar güçlü iktidar ve ekonomi her şeyin çözümüdür. Toplumsal barışa, farklılıklarımız zenginlik olarak görme anlayışı ile sorunlarımızı çözeceğiz.

Değerli katılımcılar, ülkemiz uzunca bir yıldan sonra uzunca yıllarca istikrar yanında ekonomik büyümenin nimetlerini adil paylaşımı önemseyerek başarmıştır. Bize göre kalkınmanın en önemli unsuru elde ettiğiniz istatistikler grafikler değil, vatandaşlarınızın mutluluğu, huzuru ve refahıdır. Bizim politikalarımızın esası insanlarımızı mutlu etmek, hayatını kolaylaştırmak, yaşam kalitesini arttırmak ve kendilerini ülkelerinin mutlu, gurur duyduğu bir vatandaş haline gelmesini hissettirmektir. Bu yüzden de sosyal adaleti, gelir dağılımındaki birbirine yakınlığı, çalışma hakkını, iş güvenliğini, iş güvencesini ve örgütlenmeye son derece önemsiyoruz. Sendikalaşmaktan, örgütlü olmaktan korkmayalım hiçbir zararı yok. Yeter ki, olaylara bakış ortak olsun. Zıtlaşmakla değil, inatlaşmakla değil. Sendikacılık ideolojik ayrışma anlamına gelmemeli. Sendikacılık temsil ettiğiniz işçilerin hakkını, hukukunu her ortamda her şart altında savunmak, ülkenin gerçeklerini göz ardı etmemek ve işveren, işçi, iş yeri gerçeğini o altın üçgeni asla bir yerinden koparmamak. Bunu başardığımızda her sorunun üstesinden geliriz. Demokrasinin olmazsa olmaz şartı bugün bütün kesimlerin kendilerini özgürce ifade etmesine imkân tanınmasıdır. Son 15 yıllık iktidarlarımızda attığımız adımlarla ekonomide olduğu gibi özgürlükler alanında da ciddi mesafe kat ettik. Yapacağımız bitti mi? Hayır bitmedi daha çok şey yapacağız. Bu dönemde hepiniz biliyorsunuz Türkiye ekonomisi 3 kat büyüdü. Kişi başı milli gelir üç kat büyüdü. Yeni orta vadeli programda 3-4 yıllık programda Türkiye 2020’de orta gelir grubundan yüksek gelir grubu ülkeler arasına geçmiş olacak. Reform ve icraatlarımızı insan odaklı anlayışla yatırım, istihdam, üretime öncelik veren, refahın daha da adil paylaşımını öngören hedefler çerçevesinde yeniden gözden geçirdik. Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusu uzun yıllar hem bizim ülkemiz hem de civarımızdaki ülkeler için önemli bir fırsat olmaya devam edecek.

Bu gerçekten hareketle eğitimle fırsat eşitliği ve herkesin eğitim imkânlarına erişimi konusunda ciddi bir mesafe aldık. 2019’dan itibaren Türkiye tekli öğretim sistemine geçecek hale geldi birçok ilde geçtik. Büyük illerimizde de önümüzdeki 2 yıl okul altyapısını geliştirerek tamamen tüm gün boyu eğitime geçmiş olacağız. Türkiye okul öncesi eğitimde yüzde 60 seviyelerine çıktı İlkokulda öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 20 civarında genel ortalama bunlar tabi önemli gelişmeler. Bununla yetinmiyoruz bilgi toplumu anlamında Türkiye bugün yüzde 65’e ulaşmıştır. İnternet erişimine sahip hanelerin sayısı yüzde 87’dir. Her okulumuzda geniş bant internet erişimi vardır, akıllı tahta vardır ve bilgi iletişim teknolojilerinden toplumun bütün kesimleri azami oranda faydalanmaktadır. Eğitimde uzmanlaşmaya, her seviyede kaliteyi arttırmaya devam edeceğiz. Eğitim istihdam bağlantısı Hükümetimizin önem verdiği konuların başında gelmektedir. Bu anlamda iş dünyasının ihtiyaç duyduğu meslek alanlarında nitelikli insan yetiştirilmesini sağlayacak mesleki eğitimin kalitesini de arttıracak düzenlemeleri yaptık. Organize sanayi bölgelerinde meslek okulları açılması, çıraklar yetiştirilmesi ve bunların maliyetlerinin büyük bir kısmının devlet tarafından karşılanması gibi birçok tedbiri hayata geçirdik.

Eğitimi ekonominin ihtiyacı, toplumun talepleri doğrultusunda sürekli yeniliyoruz. Bu dönemde büyük önem verdiğimiz genç işsizliğin önüne geçmek için yeni hedefimiz ulusal, genç, istihdam stratejisi, bu belge tamamlanmak üzere. Hükümet olarak istihdam alanındaki temel yaklaşımımız daha fazla, daha nitelikli iş imkânı oluşturmaktır. Burada çalışma barışı ve çalışanlarımızın huzuru bizim önceliğimizdir. Bu amaca yönelik olarak bir yandan ekonomi büyürken, diğer yandan mevcut iş gücü potansiyelimizin niteliklerine uygun emek, alın teri ve istihdam dostu bir büyümeyi hedefliyoruz. İş gücü piyasasının daha etkin işlediği bir ortamda işsizliği kalıcı şekilde makul oranlara indirmeyi amaçlıyoruz. İşsizliği azaltmak, iş gücü piyasalarında arz ve talep uyumunu sağlamak, daha planlı şekilde ihtiyaçları karşılamak üzere sürekli bir çalışma iş dünyasının taleplerini analiz ediyoruz. Buna bağlı olarak mesleki eğitim başta olmak üzere politikalarımızı geleceğe yönelik şekillendiriyoruz.

Çalışma hayatının düzenlenmesi konusunda atacağımız daha birçok adım var. Bunu işçi, memur sendikalarımız, işverenlerimiz ve Hükümet, Bakanlığımız, Çalışma, Sosyal Güvenlik Bakanlığı bir mutabakat içinde. Ben yaptım oldu anlayışıyla değil, karşılıklı görüşerek, konuşarak, ülke gerçeklerini, ülke ihtiyaçlarını dikkate alarak bütün kesimlerin makul bir zeminde buluşmasını sağlayarak başaracağız. Bu kolay bir iş değil, oksijenle ateş gibi kolay bir iş değil. Farklı beklentileri makul bir yerde buluşturmak asıl başarı buradadır. Her iki tarafı da mağdur etmeyelim. Hem işvereni hem çalışanı hem çalışanı hem de iş yerinin geleceğini riske atmadan bu işi başaracağız. Kiminle başaracağız? Sizlerle başaracağız. ILO bunun için var, sendikalarımız bunun için var, tabi ki birlikte konuşarak, görüşerek bu işleri halletmiş olacağız. Devletlerin ve hükümetin görevi, bu kesimler arasındaki diyaloğun sağlıklı bir şekilde işlemesine zemin hazırlamaktır, biz de bunu yapmaya çalışıyoruz. Sizin yaptığınız da; bölgesel toplantılarda, küresel toplantılarda bu farkındalığı artırmak, bölgesel ve küresel iş hayatına bakıştaki farklılıkları ortadan kaldırmak, siz de buna gayret ediyorsunuz. Eğer bu yapılmazsa, küresel terör daha da artacak. Çünkü adaletsizlik alıp başını gittiği zaman bunun sonucu nedir? Terördür. Fikrin bittiği yerde terör başlıyor. Onun için küresel barışı, bölgesel barışı sağlamanın, kalıcı hale getirmenin tek yolu var, birlikte çalışmak, sorunları birlikte çözmek, sorunları torunlara bırakmamaktır. Bu anlayışla biz elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.

Bir kez daha Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bu bölgesel toplantısında Türkiye’yi, İstanbul’u tercih etmesinden dolayı sizlere teşekkür ediyorum. Ve ILO’nun neredeyse 100. yılına yaklaşıyoruz. Türkiye’de yapılan bu 10. Toplantımızın ülke için, bölge için ve küresel refah ve barış için hayırlar getirmesini diliyor ve bu çalışmalarınızın sonucunun çalışma hayatımıza katkılar sağlamasını diliyorum.

Hepinize tekrar hoş geldiniz diyorum, bu çalışmalardan, bu yoğun programlardan lütfen fırsat bulun, kendinize zaman ayırın, dünya şehri, ortasından deniz geçen, açık hava müzesi olan, iki kıtayı birleştiren dünya şehri İstanbul’un güzelliklerini görmeyi de ihmal etmeyin. Bu fırsatı da değerlendirin istiyor, hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.

Sağ olun, var olun.

 

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.