Cumhurbaskani Erdogan’in 3 Ekim 2017 tarihinde TBMM Grup Toplantisi’nda yaptigi konusmasi
Değerli milletvekili arkadaşlarım, kıymetli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla hasretle, muhabbetle selamlıyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yeni yasama yılının bu ilk Grup Toplantısının ülkemiz, milletimiz, demokrasimiz ve geleceğimiz için hayırlara vesile olmasını Allah’tan temenni ediyorum.
Sözlerimin hemen başında geçtiğimiz hafta ebedi âleme uğurladığımız kıymetli dava arkadaşımız, Gaziantep Milletvekilimiz Abdülkadir Yüksel kardeşimize bir kez daha Rabbimden rahmet niyaz ediyorum, mekânı cennet olsun inşallah. Ailesine sevenlerine ve tüm AK Parti camiamıza başsağlığı diliyorum.
Değerli kardeşlerim; bu vesileyle Fransa’da malum bir kundaklama olayında yine üç Türk kardeşimiz rahmetli oldu, kendilerine Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.
Bu arada malum Amerika’nın Las Vegas kentinde tabii terör mü, kişisel mi henüz tespit edilemeyen bir olay neticesinde 59 ölü ve yüzlerce insanın yaralandığı bir felaket, bir cinayet, bir katliam, adını ne koyarsanız koyun böyle bir olay yaşandı. Bizler Sayın Başkana bu noktadaki bütün taziyemizi iletmek suretiyle bu tür olayların karşısında bugüne kadar duruşumuz neyse bundan sonra da bu duruşumuzu koruduğumuzu da yine kendilerine ifade ettik.
Değerli kardeşlerim; bu Gazi Meclis Türkiye’nin Kurtuluş Savaşını yönetmiş, 15 Temmuz gibi tarihimizin en alçak darbe girişimi sırasında dahi cesaretle çalışmalarını sürdürmüştür. Tarihi boyunca her dönemde tüm dünyaya örnek olacak böylesine asil bir duruş sergileyen Gazi Meclisimize yeni yasama yılında başarılar diliyorum.
AK Parti Grubu, yeni yasama yılında da Meclisin lokomotifi olmaya devam edecektir.
Geçtiğimiz yasama yılında görüşülerek kabul edilen yeni İç Tüzük, komisyon ve Genel Kurul çalışmalarında inanıyorum ki ciddi rahatlıklar getirecektir.
Yeni dönemdeki en önemli işlerden biri de; 2019 yılı Kasım ayındaki seçimlerle yürürlüğe girecek cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş için gereken uyum yasalarının çıkartılması olacaktır.
AK Parti, biliyorsunuz reformların partisidir. Bugüne kadar hep olduğu gibi yeni yasama yılında da ülkemizin ve milletimizin ihtiyaç duyduğu reformların yasal altyapıları yine bu kutlu çatı altında hazırlanacaktır, şimdiden çalışmalarınızda muvaffakiyetler diliyorum.
Grup toplantılarımızın bir kısmına şahsen katılarak değerlendirmelerimi sizlerle paylaşacağım. Bir kısmında da Sayın Başbakanımız bu görevi üstlenecektir. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Değerli kardeşlerim; bölgemizde çok kritik, önümüzdeki asrı biçimlendirecek ehemmiyette gelişmeler yaşanıyor. Türkiye, coğrafyası ve milletiyle bu gelişmelerin merkezinde yer almaktadır. Bin yıldır bu coğrafyada bizi yok etmek için sayısız teşebbüs olmuştur. Gördüğünüz gibi biz devlet ve millet olarak hala dimdik ayaktayız, hala bölgenin en önemli gücüyüz. Bizi tehdit edenlerin, bize kefen biçenlerin, hele böyle kriz dönemlerini fırsat bilip sırtımızdan hançerlemeye kalkanların hiçbirinin ise bu topraklarda esamesi okunmuyor, okunmayacaktır. Aksi yönde gayretler içine girenlere bu milletin bağımsızlığı ve geleceği için neleri yapabileceğini göstermek de boynumuzun borcudur. Bizim kimseyi tehdit etmek gibi bir niyetimiz yok. Biz tüm samimiyetimizle ikaz görevimizi yerine getiriyoruz. Bu da, ancak bir dostun bir başka dosta göstereceği türden bir yaklaşımdır. Atalarımızın dost acı söyler, ama gerçeği söyler ifadesinde yer aldığı gibi uyarılarımız acı olabilir, ama hakikatin ta kendisidir. İşte burada bir kez daha tekrarlıyorum; Kuzey Irak’ta yaşanan referandum krizi bölgemizin bağrına yeni bir hançer saplama girişimidir. Mesele, Kürtlerin hakları meselesi değildir. Tam tersine mesele, Kürtlerle Arapları, Türkmenleri, diğer grupları ve çevredeki ülkeleri sonu gelmez bir kavga, çatışma, hesaplaşma sürecine itmek isteyenlerin oyununa düşüp-düşmeme meselesidir. Etnik hırçınlıklar ve mezhebi husumetler üzerinden yanı başımızda kazılan, ateşini kin ve nefretin beslediği bu çukura izin veremeyiz. Irak, ne tek başına Kürt’ün, ne tek başına Arap’ın, ne tek başına Türkmen’in değildir. Irak, tüm bu kesimlerin binlerce yıllık ortak geçmişinden süzülüp gelen bir kardeşlik iklimi içinde ortak bir gelecek inşa edilmesi gereken bir yerdir. Başka türlü bu topraklarda güvenlik, huzur, refah tesis edilemez.
Kerkük türküleriyle büyümüş bir milleti Kerkük’teki birkaç bin Türkmen için diye başlayan cümlelerle tahkir etmek kimsenin haddine değildir. Daha düne kadar ayrı bir Sünni Arap bölgesel yönetimi kurulması tartışılan Musul’un çevresindeki demografik yapıyı hiçe sayan bir girişim kesinlikle art niyetlidir. Elbette bölgemizde yaşanan krizi suhuletle, akılla, uzlaşmayla çözmek için her yolu sonuna kadar denedik, deniyoruz, deneyeceğiz. Devlet olmanın gerektirdiği vakardan, soğukkanlılıktan asla taviz vermeyeceğiz. Şimdilik sadece belirli alanlardaki ambargolarla yetiniyoruz, bu artarak şüphesiz ki devam edecektir eğer kendilerine gelmezse. Gelişmelere göre çok daha ileri adımları atmakta tereddüt etmeyiz. Gayet iyi giden bir ilişkiyi kendi elleriyle tahrip eden, bununla da yetinmeyip dillerini ülkemizi tehdit etmeye kadar uzanan Kuzey Irak Yönetimi’nin bir an önce aklını başına devşirmesini umut ediyoruz.
Biz Kuzey Irak’taki tüm kardeşlerimizi, Türkmen, Arap, Kürt demeden, kökenine, meşrebine bakmadan sevdik, seviyoruz, onların da bize aynı duygular içinde yaklaştıklarına inanıyoruz. Bizi seveni biz de severiz, bize saygı duyana biz de saygı duyarız, ama aksi olduğu zaman gereğini yaparız. Geçmişteki tecrübelerinden asla tutulmadığını kendilerinin de bildikleri birtakım sözlere kanarak kardeşlerinin ve komşularının hukukuna riayet etmeyenlerin akıbeti hiç şüphesiz hüsran olur. Yarın küresel bir çalkantı yaşandığında herkes dönüp kendi evine, yurduna, toprağına gidecek, bizleri ise burada yine yan yana yaşamaya, yüz yüze bakmaya devam edeceğiz. Bugün birilerine güvenerek aramızdaki birlikte yaşama hukukuna ihanet edenlerin yarın dönüp bu kapıyı tekrar nasıl çalabileceklerini merak ediyoruz. Bu kapı tamamen kapanmadan uzatılacak her eli tutmaya hazır olduğumuzu burada bir kez daha belirtmek istiyorum.
Kardeşlerim; Türkiye olarak ne zaman ileriye doğru bir adım atsak, bir hamle başlatsak, aynı sıkıntıyla karşılaşıyoruz. Bu sıkıntı kesinlikle dışarıdan karşımıza çıkan, bizimle rekabet eden, mücadele eden güçler değildir. Onlar zaten tabi olarak yapmaları gerekeni yapıyorlar, biz de planlarımızı bunları hesaba katarak gerçekleştiriyoruz. Bizim asıl sıkıntımız, sürekli içeriden vurulmamızdır.
Bakınız, Türkiye 1950’li yıllarda, yani İkini Dünya Savaşı sonrasında şu anda gelişmiş ülkelerin tamamı gibi ciddi bir sıçrama sürecine girmiştir. Bu süreci dışarıdan birileri gelip kesintiye uğratmadı, burayı iyi düşünelim. Bu süreci kesintiye uğratan o zaman 1960 darbesidir. 1980 sonrası rahmetli Özal’la yeniden bir sıçrama dönemine girdik, bu dönemde de yine hançer içeriden saplandı, o da PKK terör örgütü. 1990’lı yıllarda öyle bir tehdit haline geldi ki siyasi istikrarsızlığın da etkisiyle ülkemizi tarihimizin en büyük krizlerinin içine sürükledi. AK Parti dönemiyle birlikte yeniden ve Cumhuriyet tarihimizin tamında yapılanların katbekat üzerinde bir hamle başlattık. Bu defa da önce vesayet odakları, ardından FETÖ ihanet çetesi, onu takiben bölücü örgütün yeniden alevlenen eylemleri vasıtasıyla ayağımıza tekrar prangalar vurulmaya başlandı. Allah’ın yardımı, milletimizin desteğiyle tüm bu sıkıntıları aşıp bölgesel ve küresel hedeflerimize odaklanmaya çalışırken Suriye ve Irak’taki gelişmelerle önümüze yeni duvarlar örülmeye çalışıldığını görüyoruz.
Bir kez daha söylüyorum; Suriye’de ve Irak’ta yaşanan hiçbir hadise bizden bağımsız değildir, hatta doğrudan doğruya içişlerimizle alakalıdır. Dolayısıyla kimse bize siz niye Irak’la, Suriye’yle ilgileniyorsunuz deme hakkına sahip değildir.
Kardeşlerim; her meselede olduğu gibi Irak ve Suriye’deki krizlerin ülkemize yansımalarının üstesinden de milletimizle birlikte geleceğiz, bundan hiç şüpheniz olmasın. Fakat bunun için formül bellidir, bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız; mesele bu, başka çaremiz yok. Kendisini bu ülkeye, bu topraklara, bu millete, bu halka ait hisseden herkesin başka hiçbir duyguya, tahrike, hevese kapılmaksızın bayrağımıza ve ezanımıza sahip çıkma mücadelesini hep birlikte vermesidir. Ayrışırsak dağılırız, dağılırsak yok oluruz. Devir, ne köken, ne meşrep, ne cemaat, ne cemiyet, ne hizip hesabı yapma devridir. Beton gibi, çelik gibi sapasağlam durmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Parçalanarak büyümek, küçülerek güçlenmek, ayrışarak bütünleşmek diye bir durum olamaz, tam tersine birleşeceğiz, bütünleşeceğiz, kenetleneceğiz ve önümüze çıkan tüm engelleri aşarak gümbür-gümbür hedeflerimizle devam edeceğiz.
Kardeşlerim; bu devletin vatandaşı olmaktan, bu bayrağın gölgesinde yaşamaktan rahatsızlık duyan varsa, ne yapıp edip onların da fikrini değiştireceğiz. Kalbi kayan, gönlü kayan, başka mecralara meyleden varsa ne yapıp edip onların da gönlünü kazanacağız. Artık bizim terör örgütlerine, bölücülere, fitnecilere, çıkarcılara kaptıracak tek bir kardeşimiz dahi olamaz. Ancak hesabi değil hasbi olursa zaten mesele kalmaz, ama hesabi olursa o zaman durum tabi ki zorlaşır. Buraya bir siyasi parti olarak bakanlar yanılgıdadır, ama bir siyasi parti değil bir dava olarak bakanlar varsa istikamet üzeredir.
Bölücü örgütün saldırılarında ve bunlarla mücadelede yeteri kadar insanı kaybettik. FETÖ gibi milletimizin değerlerini kullanarak bir kanser hücresi gibi sinsice bünyemizi saran ihanet çetelerine yeteri kadar insanımızı maalesef kaptırdık. Daha iyi bir hayat, daha bir kariyer vaadiyle parlak beyinlerimizi bir anafor gibi içine çeken Batılı ülkeler de yeteri kadar insanımızı yuttu. Artık 80 milyonun tamamına biz sımsıkı sahip çıkacağız. Her bir vatandaşımızın bugünün ve geleceğinin sadece bu topraklarda olduğunun bilinciyle ülkesini sahiplenmesini sağlayacağız.
Şairin dediği gibi:
“Sen Türkiye’sin, sağdıcım, kirvem Türkiye.
Sen Türkiye’sin, ekmeğim, tuzum Türkiye.
Sen Türkiye’sin, evim barkım, köyüm, obam Türkiye.
Evet, biz hep birlikte Türkiye’yiz ve inşallah öyle de kalmaya devam edeceğiz.
Kendi coğrafi ve toplumsal birliğine sahip olamayanların başlarına gelenleri hep birlikte izliyoruz. Aynı oyunu ülkemizde oynamak isteyenlerin ellerini hep boş bıraktık, inşallah bundan sonra da aynı şekilde yolumuza devam edeceğiz.
Değerli kardeşlerim; her fırsatta ifade ettiğim gibi, Türkiye bir yandan bölgesindeki krizlerle mücadele ederken, diğer yandan hedeflerine doğru ilerleme gücüne sahip bir ülkedir. Bu noktada asla ihmal etmediğimiz alanların başında ekonomi geliyor. Türkiye böylesine derin iç ve dış dalgalanmalarla karşı karşıyayken, ekonomide kontrolü elde tutmak kolay değil. Biz küçük sarsıntılar dışında hamdolsun bunu başardık. Nitekim yılın ilk yarısında elde ettiğimiz yüzde 5,1 düzeyindeki büyüme rakamları hem gerçeği, hem de ekonomimizin doğru bir yolda olduğunu gösteriyor. Büyümenin ayrıntılarına baktığımızda, yatırımların ve tüketimin birlikte arttığı nispeten sağlıklı bir büyüme eğilimiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Geldiğimiz noktada artık 15 Temmuz darbe girişimi ihracattaki ve turizm gelirlerindeki düşüş, finansal sıkılaşma ve bunların tetiklediği belirsizlik algısını büyük ölçüde geride bıraktık. Kredi Garanti Fonu gibi uygulamalarla kredi akışı hızlandırıldı. Faizlerdeki maalesef düşüş, açık söylüyorum, istediğimiz noktada hala değil. Eğer faizlerde düşüşü sağlayamazsak, bunu başaramazsak, bilesiniz ki birçok musibet bizi beklemektedir, bunu bir defa kesinlikle halletmemiz lazım. Şu anda piyasa faizlerinin yüzde 20’yi yakaladığı bir dönemdeyiz. Yahu piyasa faizinin yüzde 20 olduğu bir ülkede yatırımcı yatırım yapabilir mi? İstihdam artabilir mi? Artmaz. Ondan sonra lanetle de karşı karşıya kalırız, birçok sefil ailelerle karşı karşıya kalırız; bunu bir defa aşmamız lazım. Bizim faizci akıllarla, faiz lobilerinin yaklaşımlarıyla adım atamayız. Eğer onlarla adım atarsak sadece onları ihya ederiz, buna dikkat etmemiz lazım.
Merkez Bankası’nın ve ilgili diğer kurumların kararlı politikalarıyla Türk Lirasındaki değer kaybı durdu. Hatta kısmi bir yükseliş yaşandı. Bunun yanında hep söylüyorum, iddiamdır, bakın enflasyonda hala düşüşü sağlayamıyoruz. Niye? Yüksek faiz sebebiyle. Bu benim iddiam. Yüksek faiz, asla enflasyonu aşağı çekmeyecektir, hep onun önündeki en önemli engeldir. Bunun bir defa kararını öyle veya böyle vermemiz lazım. Çünkü doğru orantılıdır, faiz düşerse enflasyon düşer, faiz yüksek olursa aynen o da yüksek olur. Ama şu andaki anlayış ne? Ters orantılıdır. Hayır ya, ters orantılı değil, işte bunu gördük. Bakın göreve geldiğimizde biz faiz yüzde 63’tü, biz bunu ne yaptık? Aşağıya doğru çekmeye başladık. Ve enflasyon yüzde 30 civarındaydı, çektikçe enflasyon da düştü, ne zaman ki 4.6, faizi buraya çektik, enflasyon da tek haneli rakamda ciddi bir düşüş ortaya koydu. Ama bunu hala anlatamıyoruz, bunu bir defa halletmemiz lazım.
Şimdi yılın ilk yarısında iç talepte görülen olumlu seyir ve ihracattan gelen katkı da bizim için önemli. Eylül ayı itibariyle ilk 9 aylık ihracat 115 milyar doları geçti. Yıllık bazda ise bu rakam görünen o ki 153,5 milyar doların üzerine inşallah çıkacak. Bölgemizde uzun zamandır süren krizlere rağmen faaliyet alanlarını sürekli genişleterek bu başarıyı elde eden ihracatçılarımızı huzurlarınızda tebrik ediyorum. Tabii ki her alanda bu olumlu trendin devam etmesi gerekiyor. Bu çerçevede elimizdeki en önemli yol haritası olan sürdürülebilir büyüme için de büyük önem taşıyan Orta Vadeli Program geçtiğimiz hafta kamuoyu ile paylaşıldı. 2018-2020 dönemine ilişkin Orta Vadeli Programın geçen yıla göre daha cesur, daha özgüvenli ve daha büyük hedeflere yönelik olarak hazırlanmış olmasından doğrusu memnuniyet duydum. Şahsen daha yüksek rakamları yakalayacağımıza inanıyor olsam da hem 2017 yılı, hem de önümüzdeki üç yıl için belirlenen yüzde 5,5’luk büyüme hedefi memnuniyet vericidir. Bu programda yer verilen kamu-özel işbirliği projeleri, alt yapı ve üst yapı yatırımlarının tamamlanma süresinin kısaltılmasına yapacağı katkı bakımından önemlidir. Kamu-özel işbirliği projelerinin ekonomik faydalarının karşılaştırılmasını sadece maliyetle sınırlı tutmamalıyız. Aynı zamanda erken ve yüksek kaliteyle tamamlandıkları gerçeğine bir defa göz önünde bulundurarak dikkat etmeliyiz. Bu tür projelerin yabancı sermayeyi teknoloji paylaşımları başta olmak üzere yabancı ortaklıkları cezbetmesi gerekiyor. Yeni küresel değer zincirinin üretim yanında araştırma-geliştirme tasarım ve marka gibi aşamalarında da yer alabilmemiz buna bağlıdır. Hedeflerimize sadece yabancı sermayeyle ulaşamayacağımız gibi kendi teknoloji geliştirme kapasitemizi oluşturarak küresel pazarlara erişimi sağlayabilmemizin güçlüğü de ortadadır. Öyleyse yapmamız gereken, küresel sermaye, yabancı teknoloji, yerli yetenekler, iç piyasa talebi ve devlet desteği olarak ifade edebileceğimiz dört ayaklı bir politikayı hayata geçirmektir. Uluslararası şirketlerle yerli şirketlerin işbirliğine gitmesini sağlayıp bu girişimleri de devlet desteğiyle tahkim ederek tüm tarafların kazanacağı bir büyüme modeli oluşturmalıyız. Bu modeli başarıyla uygulayan Çin ilk ticari hızlı trenini daha 10 yıl önce raylara koymuşken, bugün dünyanın tamamından daha uzun, tam 20 bin kilometrelik bir hızlı tren ağına sahip hale gelmiştir. Daha önemlisi, bu tecrübesini ülkemiz başta olmak üzere tüm dünyaya ihraç etmektedir. Bizim de bunu yerli otomobilden savunma sanayimize, tıbbi cihazlardan raylı sistemlere ve ilaçtan kimya sektörüne kadar birçok alanda başarmamız gerekiyor. Bunun için gereken potansiyele fazlasıyla sahibiz.
Varlık Fonunun içeride ve dışarıda ihtiyaç duyduğumuz yatırımların katalizörü olacağını ümit etmiştik. Ancak fonun henüz böyle bir kapasiteye kavuşmadığı da bir gerçektir. Bu sıkıntıyı da en kısa sürede aşarak Varlık Fonunu büyüme için ihtiyaç duyduğumuz yatırımların en önemli destek unsuru haline getireceğimize inanıyorum.
Diğer taraftan, Hazine Müsteşarlığımız tarafından 2 Ekim tarihi itibariyle Ziraat Bankası şubeleri aracılığıyla talep toplama işlemleri başlayan altın tahvili ve altına dayalı kira sertifikaları uygulamasını da gerçekten çok çok önemli görüyorum. Bu modelin yatırıma ve üretime dönüşemeyen, özellikle ekranları başında bizi izleyen vatandaşlarıma sesleniyorum; yastığın altında veya kolumuzdaki altınlar bize bir şey kazandırmaz. Fakat burada yastık altı ziynet eşyalarımızın ekonomimize kazandırılmasına imkân sağlayacağına özellikle ben inanıyor, bunu böyle düşünüyorum. Aynı zamanda da o altın sahiplerine de değerlendirme noktasında çok şeyler kazandıracağına inanıyorum. Vatandaşlarımızı yastık altındaki altınlarını bu şekilde değerlendirerek hem kendine, hem ülkemizin büyümesine ve gelişmesine katkı sağlamaya davet ediyorum.
Değerli arkadaşlar; büyüme ve istihdam hedeflerimize ulaşmamızın itici gücü ihracattır. Orta Vadeli Programda ihracattaki büyümenin, ithalattaki artışın üzerinde belirlenmesi cari açığı kontrol altında tutacak bir ihracat artışının hedeflendiğini gösteriyor. Adeta psikolojik bir sınır haline gelen 150 milyar dolar rakamını evvel Allah çoktan aştık. Artık 500 milyar dolarlık ihracat hedefimize doğru hızla ilerlemenin yollarını arıyoruz, aramalıyız.
Şehirlerimizin ihracat imkânları ile ülkelerin ithalat ve ihracat profillerini eşleştiren, dolayısıyla hedef pazarları adresleyen çalışmaları genişleterek sürdürmeliyiz. Türk ticaret merkezlerinin yaygınlaştırılması ve Türkiye Tanıtım Grubunun çalışmaları da hem potansiyel alıcıların kolaylıkla erişimi, hem de yurt dışındaki itibarımızın yönetimi açısından kıymetlidir. Artık tanıtım çalışmalarımızda yabancı gazetelere tam sayfa ilan vermenin ötesine geçerek, ülkemizin yatırım ve dış ticaret alanındaki desteklerini ikna edici bir şekilde ortaya koymamız şarttır. Tabi ki büyümenin sayılardan ibaret kalmaması, hayata dokunması ve toplumsal huzuru desteklemesi için istihdama yansıması şart.
Orta vadeli programda istihdamda her yıl 1 milyonun üzerinde artış öngörülüyor. Esasen ülkemizde son 15 yılda istihdam artışı hep yüksek olmuştur, ama özellikle gençlerin ve kadınların işgücüne katılım düzeyi de çok güçlü şekilde gerçekleştiği için işsizlik oranlarının düşüşü yavaş oldu. Bu tecrübeden hareketle, istihdam konusundaki hedeflerimizi biraz daha yüksek tutmalıyız. Çünkü istihdam demek, sadece iş bulmak ve para kazanmak anlamına gelmiyor, erkeğiyle, kadınıyla, genciyle her yeni istihdam daha huzurlu bireyler, daha huzurlu aileler ve daha huzurlu toplum, ülke anlamına geliyor. Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi: Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, dostunun yüzkarası, düşmanının maskarası.”
Sevgili gençler, ünlü yazar George Orwell Hayvan Çiftliği adlı kitabında bazılarının daha eşit olduğu bir düzeni, mesela Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 5 ülkeyle sınırlayan bir dünyayı eleştirir; çok anlamlı. Aynı eleştiriyi finans sektörünün sadece kendi hesabına büyümesini meşrulaştıran veya mültecileri insandan saymayan bir dünya için de yapmak mümkündür.
George Orwell bir başka kitabında ise, bir babanın işsiz kalması, -Naci Hoca, doğru değil mi- eve belirli bir gelirin girmemesinin ötesinde, çocuklarının oyuna katılamaması, karısının itibar kaybetmesi ve kendisinin de artık sokağa çıkamaması demektir diyor. Bizim de insanı yaşat ki devlet yaşasın diyerek her fırsatta belirttiğimiz şekilde istatistik olarak ifade ettiğimiz her bir rakamın kendisi, eşi, çocukları, çevresiyle birlikte bir insan olduğunu asla unutmamalıyız. Bu anlayışla, orta vadeli programda işsizlik sigortasından yaşlılık aylıklarına, sosyal yardımlardan aktif iş gücü programlarına kadar insanımızın hayatına dokunan her konuya özel ehemmiyet vermeliyiz. İstihdamı arttırmayan hiçbir ekonomik başarının bizim nezdimizde kıymeti yoktur. Bunun için son dönemde yaşadığımız ekonomik sıkıntılarla mücadeleyi istihdam odaklı bir anlayışla başlattık.
Uygulanan proaktif ekonomi yönetiminin bütçe açığımızı bir miktar arttırdığının farkındayız. Önümüzdeki yılların programları yine mali disipline dikkat edilerek uygulanacaktır. Bununla birlikte, içinde insanın olmadığı, halkı mutlu etmeyen bir ekonomi politikasının, velev ki tüm rakamlar, tüm hedefler tutturulsa dahi anlamlı olmadığına inanıyorum. Yapmamız gereken, hem hedeflerimize ulaşmamızı sağlayacak, hem milletimizi mutlu edecek, hem de mali kontrolü elden kaçırmayacak bir ekonomi yönetimi anlayışına daha sıkı sarılmaktır. Bu çerçevede icap ettiğinde vergi artışı yapılmaz mı? Elbette yapılır. Ama bir şartla, ortaya çıkan yükü doğru hesaplayarak millete bunu en baştan izah etmemiz, insanları yapacakları fedakârlıkla elde edilen kaynağı nereye kullanacağımıza ikna etmemiz şartıyla tabi ki bunu yapabiliriz. Aksi takdirde, ben yaptım oldu anlayışına her konuda olduğu gibi ekonomi politikalarında da yer yoktur. Bizim milletimize taahhüdümüz, ekonomide nimet-külfet dengesini en doğru şekilde kurmaktır. Geçtiğimiz 15 yılda bunu önemli ölçüde başardık, inşallah önümüzdeki dönemde de bunu başaracağız.
Değerli arkadaşlarım; bu duygularla bir kez daha Meclisimizin yeni yasama yılının hayırlı olmasını diliyorum. Gurubumuza ve tüm milletvekillerine çalışmalarında başarılar diliyorum. Hafta sonu inşallah Afyon’daki milletvekillerimizle istişare toplantımızda da buluşmak üzere sizleri Allah’a emanet ediyorum.