Yükleniyor...

Cumhurbaskani Erdogan’in Büyükelçilerle Iftar Programi’nda yaptigi konusmasinin tam metni

 

Sayın Başbakan, değerli bakanlar, değerli büyükelçiler, değerli diplomatik misyon temsilcileri, kıymetli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum.

İftar buluşmamızı teşrifleriniz için her birinize ayrı ayrı şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum.

Bu güzel Ramazan akşamında siz kıymetli dostlarımla birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti özellikle ifade etmek istiyorum.

Ramazan-ı Şerifin ülkemiz ve milletimizle birlikte tüm insanlık için de barışa, huzura ve esenliğe vesile olmasını diliyorum.

Değerli dostlar; Ramazan, yardımlaşma ve dayanışma ayıdır. Bu ay, yoksulların, gariplerin, mazlum ve mağdurların sevindiği, sevindirildiği bir rahmet ve bereket ayıdır.

Bugün etrafında toplandığımız şu iftar sofrası, zengin-fakir, yönetici-memur, işveren-işçi, bütün statülerin anlamını yitirdiği, herkesin hak katında eşitlendiği bir muhabbet sofrasıdır.

Oruç ibadeti, sadece bir süre aç ve susuz kalmanın ötesinde, bizim için nefis terbiyesinin, bu dünyadaki var oluş gayemizi sorgulamanın aracıdır. Müslümanlar olarak her Ramazan ayında murakabe, muhasebe ve tefekkürle insani taraflarımız tekrar keşfediyor, kendi iç dünyamızı yeniliyor, kul olmanın şuuruna varıyoruz.

Artık geleneksel hale getirdiğimiz bu buluşmamızı mübarek ayın manasına, ihtiva ettiği değerlere her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz bir zaman diliminde gerçekleştiriyoruz.

Rabbim hepimize Ramazan’ın ruhuna uygun bir şekilde bu ayı idrak etmeyi, bu mukaddes günlerden istifa etmeyi nasip eylesin diyorum.

Kıymetim misafirler, dünyamız çok zorlu ve sancılı bir süreçten geçiyor. Karşı karşıya olduğumuz sorunlar sadece belirli bir bölge için değil, küresel anlamda herkes için farklı düzeylerde de olsa tehditler arz ediyor. Terör, şiddet, ırkçılık, ayrımcılık, açlık, yoksulluk, düzensiz göç, insani krizler, doğal felaketler tüm insanlığı büyük sınamalarla karşı karşıya bırakıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, hiç kimse kendini tam anlamda güvende hissedemiyor. Geleceğe dönük umutlar bilhassa gerilim, fakirlik ve kaosun hakim olduğu ülkelerde giderek yok oluyor. Belirsizlik ve güvensizlik uluslararası sistemin adeta alametifarikası, yani belirleyici niteliği haline geldi. Dünyamız adeta kendi içinde hastalıklarla kıvranan, ıstırap çeken dev bir organizmaya dönüştü. Biz ise tüm insanlık olarak sosyal, siyasal ve beşeri hayatımızı giderek daha fazla saran bu hastalıklara şifa bulmakta yeterli başarıyı halen gösteremiyoruz.

Şüphesiz küresel anlamda barış ve istikrarın anahtarı diplomasidir. Dünyadaki mevcut krizleri çözmenin, yenilerin de önüne geçmenin yolu öncelikle diplomasiden geçiyor. Fakat son dönemde çözüm vasıtası olarak diplomasinin ciddi anlamda erozyona uğradığını, uğratıldığını görüyoruz. Diplomasinin imkanlarına daha çok başvurmamız gereken bir dönemde, ne yazık ki bunlardan yeterince istifade edemiyoruz. Diplomasinin ikili ve çok taraflı sorunları çözmeye, işbirliği ve diyalogu geliştirme, dünyamızı herkese veya herkes için daha yaşanabilir bir yer kılmaya dönük araçlarını etkin şekilde kullanamıyoruz.

Yakın coğrafyamız başta olmak üzere, maalesef bu yetersizliğin pek çok acı örneği vardır. Mesela Rum tarafının kaprisleri sebebiyle Kıbrıs sorununda bir türlü mesafe alınamıyor. Filistin meselesi giderek daha çok masum insanın hayatını kaybettiği bir trajediye dönüşüyor. 7 yıldır 13 milyon Suriyeliyi evinden eden, bir 1 milyondan fazla insanın hayatına mal olan Suriye krizinde çözüm yolları birileri tarafından hep tıkanıyor. Yemende devam eden kaos, Libya’daki sıkıntılar, Ukrayna’daki malum durum diğer örneklerdir. Tüm bu krizlerde yeterli irade gösterilmediği, diplomatik çabalar sabote edildiği için masum insanlar bedel ödemeye devam ediyor.

Diplomasiyi kullanmama, özelikle bu sorundan çok daha büyüdüğü çok uzun uğraşlar sonucu elde edilen diplomatik kazanımların dinamitlenmesi sorunudur. Özelikle popülist kaygılarla hareket eden kimi politikacıların bu konuda zücaciye dükkanı giren fil misali hareket ettiğini görüyoruz. Yerleşik teamüller ve uluslararası hukuk ayaklar altına alınırken, bölgesel barışın dinamosu olan çok taraflı anlaşmalar bir çırpıda rafa kaldırılabiliyor. Irkçı, göçmen karşıtı, İslam düşmanı, çatışmacı ve aşırı sağcı akımların siyaset üzerindeki baskıları ve talepleri ise bu ateşe adeta benzin döküyor. Popülizm eksenli iç ve dış politika, Batılı devletler başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesini giderek daha fazla esir alıyor.

Değerli büyükelçiler; özellikle küresel barışa zarar veren bu yıkıcı dış politika anlayışının tezahürlerinden biri de, İran nükleer anlaşması ve Kudüs meselesinde atılan adımlardır. Sizler Türkiye’nin nükleer enerji ve nükleer silahlar konusundaki tavrını yakından izliyorsunuz. Enerji açığı olan bir ülke olarak, biz nükleer enerjiden barışçıl amaçlarla faydalanılmasını sonuna kadar savunuyoruz. Her ülkenin buna hakkı olduğunu düşünüyoruz. Enerji ihtiyacını bu yoldan karşılamak isteyen ülkelerin hakkına da herkesin saygı göstermesi gerektiğini inanıyoruz. Rusya Federasyonu ile geçen ay inşasına başladığımız Akkuyu Nükleer Güç Santrali Türkiye’nin artan enerji ihtiyacının önemli bir kısmını karşılayacaktır. Türkiye’yi nükleer enerji konusunda bir üst lige taşıyacak bu önemli santralin ilk reaktörünü inşallah Cumhuriyetimizin 100. yılı olan 2023 senesinde hizmete alacağız.

Nasıl dünyanın 31 ülkesindeki 450 nükleer santral bizim için tehdit değilse, çok sıkı denetlendiği sürece başkalarının ki de tehdit oluşturmayacaktır. Ülkemiz ve bölgemiz için asıl tehdit, nükleer silahlardır. Ortadoğu öncelikle bu silahlardan temizlenmelidir. Daha ileri gidiyorum, tüm dünya nükleer silahlardan temizlenmelidir. Kendi ellerinde 15 bine aşkın nükleer başlıklı silah bulunduranlar, şu anda dünyayı tehdit etmektedirler. Onlar rahatlıkla bunu kullanırken, farklı ülkelerde nükleer başlıklı silah olanlar onlar için niye tehdit oluşturuyor? Eğer adil davranacaksak, adil yaklaşım göstereceksek, o zaman nükleer silaha sahip olduğu bilinen ülkelerin nükleer güç santrallerini tehdit olarak göstermesinin dünya kamuoyunda hiçbir inandırıcılığı yoktur.

Biz Türkiye olarak İran nükleer meselesi dahil, hal yoluna konmuş krizlerin yeniden köpürtülmesini kabul etmiyoruz. Amerikan yönetiminin kararı karşısında diğer imzacı ülkelerin anlaşmaya bağlılıklarını ifade etmelerini de son derece olumlu buluyoruz.

Kudüs’te yaşananlar ise popülist aymazlığın ne tür vahim sonuçları olabileceğinin en acı ispatıdır. Amerikan yönetimini uluslararası hukuku, yerleşik teamülleri, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun aldığı kararları çiğneyerek 14 Mayıs’ta attığı adım 62 Filistinli kardeşimizin şehit olmasına, 2 bin 700 Filistinlinin de yararlanmasına sebep olmuştur.

Ben burada bir kez daha işgale karşı demokratik haklarını kullanırken İsrail’in devlet terörüne kurban verdiğimiz Filistinli şehitlere Allah’tan rahmet diliyorum. Saldırılarda yaralanan kardeşlerimize de acil şifalar temenni ediyorum.

İsrail yönetiminin terörist diye yaftaladığı Filistinli şehitler arasında 8 aylık bebekler, kadınlar, gençler, tekerli sandalyedeki engelliler de bulunuyor. Attığı son provokatif adımla Amerikan yönetimi İsrail’in katliamlarına da ortak olmuştur. Açık söylüyorum, Amerika’nın eline Filistinli çocukların kanı bulaşmıştır kanı. Analarının kucağında katledilen bebeklerin utancı, o bebeklere sıkma alçaklığı gösterenlerle beraber bu katillere suç işleme cesareti verenlerin de yüzüne yapışmıştır. Amerikan yönetiminin bundan sonra demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve barış konusunda söyleyeceği sözlerin hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Bebek katillerinin sırtını sıvazlayan bir anlayışın demokrasiden bahsetmesi tam bir oksimoronluk örneğidir, kendi kendiyle çelişki örneğidir. Uluslararası hukuku hiçe sayan bir zihniyetin başkalarına hukuk telkin etmesi ise pişkinliktir, yüzsüzlüktür.

Kıymetli büyükelçiler, Türkiye olarak İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı sıfatıyla gerek Amerika’nın kararına, gerekse İsrail’in işlediği katliama karşı tepkimizi açıkça ortaya koyduk. Ülkemizde Filistinli kardeşlerimizle dayanışmamız göstermek amacıyla 3 günlük milli yas ilan ettik. Aynı gün Kızılay, AFAD ve TİKA gibi STK’larımızla yaralanan kardeşlerimizin tedavileri için çalışmalara başladık. İsrail saldırılarından etkilenen kardeşlerimize yine bu kurumlarımız vasıtasıyla sahadan tedarik yönetimiyle acil insani yardım ulaştırdık. Washington ve Tel Aviv büyükelçilerimizi istişareler için ülkemize çağırdık.

Daha sonra Dönem Başkanı olarak İslam İşbirliği Teşkilatı’nı acil toplantıya çağırdık, bu çağrımızdan 72 saat sonra 50 ülkenin katılımıyla 18 Mayıs Cuma günü İstanbul’da yeni bir olağanüstü İslam Zirvesi gerçekleştirdik. Kabul ettiğimiz bildiriyle uluslararası barış gücü gönderme yolu dahil, Filistin halkına uluslararası koruma sağlanması, işlenen suç ve cinayetlerin soruşturulması, ayrıca tüm ülkelerce Filistin Devleti’nin resmen tanınması çağrılarında bulunduk. Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan eden ülkelere karşı yürürlüğe konulabilecek önlemleri de ele aldık.

Zirveye iştirak ederek bizimle birlikte insani duruş sergileyen tüm dostlarıma, kardeşlerime burada sizler vasıtasıyla bir kez daha şükranlarımı sunuyorum. Bu zirve İslam dünyasının Kudüs meselesindeki hassasiyetini çok açık, net ortaya koymuştur. Kudüs’ü Şerif üzerindeki haklarımızdan taviz vermemekle kararlıyız. İlk kıblemizi onyıllardır kan, gözyaşı ve işgalden beslenen bir devletin insafına asla terk etmeyeceğiz.

Zira biz özellikle o Haremi Şerifi, o Kutsi Şerifi çok farklı tanımış anlamış olan bir ümmetiz, milletiz. Zira orada, evet, o kapı sadece belli bir dininin mensuplarının girip-çıktığı bir kapı değil, o tamamıyla, evet, İbrahim dininin, İbrahim milletinin mensuplarının rahatlıkla girebileceği bir kapı olarak inanılmış ve böyle açılmıştır. Şimdi ise ne yazık ki Siyonistler bu kapıyı sadece kendi kapıları olarak telakki ediyor ve burada Müslümanların ibadetlerine mani olmaya, engel olmaya kalkıyorlar.

Filistin’de yaşanan son gelişmeleri yine Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na götüreceğiz, Genel Kurul’da da eminim ki tüm İslam ülkelerinin ve vicdan sahiplerinin desteğini alacağız. İşte Kudüs 3 semavi dinin mensupları için de barış, huzur ve eman yurdu olana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Devletlerinizin temsilcisi olarak ülkemizde bulunan siz değerli büyükelçilerin de Türkiye’nin bu kutlu mücadelesine destek vereceğinize inanıyorum.

Kıymetli dostlar; özünde girişimci ve insani yaklaşım, bununla birlikte terör örgütlerin karşı da tavizsiz bir mücadele anlayışı vardır. PKK ve onun Suriye kolu PYD, YPG, DEAŞ, El Kaide, en önemlisi yeni nesil hidrid bir terör örgütü olan FETÖ ile kararlılıkla bir mücadele yürütüyoruz. Ancak uluslararası alanda terör konusunda çiftte standardın halen devam ettiğini üzülerek söylemek durumundayım. DEAŞ’a gelince yükselen sesler, PKK ve türevleriyle FETÖ söz konusu olduğunda birden sus pus kesiliyor, hatta PYD, YPG konusunda tavırlar örgütün adeta daha fazla zulüm ve baskı yapması için destek beyanına dönüşüyor. Ayrıca, PKK paçavraları yıllardır Batı ülkelerinde serbestçe kullanılabiliyor. Terörist başının paçavraları aynı şekilde kullanılabiliyor. Örgüt baskı ve tehditle para topluyor. Mensupları başkentlerin en merkezi meydanlarında terör propagandalarını rahatça yapabiliyor. Benzeri bir durum FETÖ için de geçerlidir.

Bir gecede 251 insanımızı şehit eden, anayasal düzenimizi tehdit eden bu FETÖ ihanet şebekesinin başı Amerika’daki malikhanesinde güvenle terör imparatorluğunu yönetebiliyor. Meclisimizi bombalayan, demokrasimizi yok etmek için kan döken caniler, bugün dünyanın pek çok ülkesinde ellerini, kollarını sallayarak gezebiliyor.

Avrupa’da daha önce PKK’lı, DHKP-C’li teröristlere tanınan siyasi sığınma hakkı, maalesef bugün FETÖ’cü alçaklar için seferber edilmiş durumda.  Avrupa’nın pek çok ülkesi eli masum kanına bulaşmış katiller için adaletten kaçabilecekleri güvenli limanlara dönüştü. Terör örgütleri karşısında böyle ikircikli bir tutum sergiledikçe, kimse kusura bakmasın, terörle mücadelede bir arpa boyu yol alınması mümkün değildir. Öncelikle teröriste terörist demeyi bilmek, sonra da onlara karşı el birliğiyle mücadele etmek şarttır.

Bu vahim tablo karşısında Türkiye bekasına yönelik tehditleri kaynağında bertaraf etmek için kendi önlemlerini almaktadır. Geçtiğimiz yıl Fırat Kalkanı Harekatı, bu yıl da Zeytin Dalı Operasyonuyla toplamda 4 bin kilometrekarelik alanı teröristlerden temizledik. Bu harekatlar sırasında 3 bin DEAŞ’lıyı, 4 bin 500 civarında da PKK, YPG’liyi etkisiz hale getirdik. Etkisiz hale getirilen YPG’liler arasında bir kısmı Avrupa olmak üzere farklı ülkelerden yabancı teröristler de bulunuyor.

Bununla birlikte, her iki harekat sırasında da çok ciddi karalama kampanyalarına maruz kaldık. Bir merkezden yönetilmişçesine ülkemiz hakkında olmadık iftiralar atıldı, akla ziyan yalanlar söylendi. Pek çok sözüm ona itibarlı uluslararası basın yayın kuruluşu terör örgütünün yalanlarını sayfalarına, manşetlerine, televizyon ekranlarına taşıdı. Oysa müttefiklerimizin DEAŞ’tan kurtardığı Rakka ile bizim YPG’den temizlediğimiz Afrin’in fotoğraflarını yan yana koymak bile gerçeği görmek için kafiydi. Terör örgütünden alınan Rakka hayalet şehre dönerken, Türkiye’nin kurtardığı Afrin’de insanlar hemen ertesi gün normal hayatlarına devam ettiler. Cerablus, El Rai, El Bab bölgesine bütün geri dönen Suriyeli mültecilerin sayısı şu anda 160 bini aşmış durumda, hali hazırda Afrin’e de çok sayıda Suriyeli dönmeye devam ediyor.

Değerli büyükelçiler; biliyorsunuz ülkemiz 24 Haziran’da cumhurbaşkanını ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni belirlemek için erken genel seçime gidiyor. Bu seçimlerle kriz ve kaos üreten mevcut yapıyı terk ederek, istikrarı ve milli iradenin üstünlüğünü garanti edecek olan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine de geçiyoruz.

16 yıldır iktidarda olan bir siyasi partinin genel başkanı olarak, yeni yönetim modelini en büyük reformlarımızdan biri olarak gördüğümüz belirtmek isterim. Biz 16 yıldır kurucu değerlerimizden ve bizi biz yapan hasletlerden asla sapmadık. 2001 yılı Ağustos ayında partimizi kurarken neyi savunuyorsak, bugün de aynı ideali, aynı davayı savunuyoruz.

Bizim en büyük arzumuz, Türkiye’yi demokraside, özgürlüklerde, ekonomide, özellikle de demokraside ve diğer anlarda muasır medeniyetler seviyesinin üzerine taşımaktır.

Ülkemizi güçlendirirken, aynı zamanda dost ve kardeşlerimizin de ihtiyaç durumlarında yardımlarına koşmaktır. Biz paylaşmanın, dayanışmanın özelikle bereketine inanan bir medeniyetin temsilcileriyiz. Biz sadece birileri gibi kendine demokrat, kendine özgü bir ülke değiliz, asla da böyle olmayacağız. Biz komşularımız başta olmak üzere herkes için barış, adalet, refah ve kalkınma istiyoruz.

Önceki hafta açıkladığımız seçim manifestomuzda yeni döneme dair taahhütlerimizi ve vizyonumuzu herkese ilan ettik. Ekonomide, özgürlüklerde, adalette, sağlıkta, elbette dış politikada nasıl bir Türkiye tasavvurumuz olduğunu kamuoyuyla paylaştık. Biz AK Parti olarak bugüne kadar söz veren ve seçimlerden sonra sözlerinin üzerine yatan bir siyasi hareket olmadık. Tüm siyasi hayatımız milletimize neyi taahhüt etmişsek, hamdolsun onu hayata geçirmenin mücadelesiyle geçti. İnşallah yeni dönemde de erdem, irade ve cesaretle Türkiye’yi şahlandıracağız. 24 Haziran’da hizmetkarı olmaktan şeref duyduğumuz milletimizin teveccühüyle inşallah ülkemizi yepyeni ufuklara taşıyacağız.

Bunun yanında, sizin gibi dostlarımızın katkılarıyla da daha adil, daha huzur dolu, daha müreffeh bir dünyanın inşası için çaba göstereceğiz.

Rabbim yar ve yardımcımız olsun diyorum.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken, rahmet ve bereket ayı Ramazan’ın ülkelerimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

İftar soframızı paylaştığınız için her birinize ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum. Aranızda oruçlu olan kardeşlerimin de Allah ibadetlerini kabul etsin diyorum.

Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum, kalın sağlıcakla.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.