Yükleniyor...

Cumhurbaskani Erdogan’in Dünya Insan Haklari Günü Programi’nda yaptigi konusmasinin tam metni

 

Sivil toplum kuruluşlarımızın kıymetli temsilcileri, değerli kardeşlerim, hanımefendiler, beyefendiler; sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum.

Sözlerimin hemen başında kurucu üyelerimizden, bizlerle beraber bu yolculukta işin başından itibaren yola çıkan çok değerli insan, kıymetli dost, dava arkadaşımız, İstanbul Ticaret Odası Başkanı Sayın İbrahim Çağlar’ın ani vefat haberini almış olmamız üzüntü sebebimiz olmuştur. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Rabbim taksiratını hasenata tebdil etsin. Sayın Çağlar hayatı tam bir başarı hikayesi olan, iş dünyasında yükselirken insani ve vicdani vazifelerini de asla ihmal etmeyen örnek bir arkadaşımızdı. Kendisi ticaretin, siyasetin, sivil toplum faaliyetlerinin velhasıl hayatın içinde bizlerle beraber sürekli olarak bu mücadeleyi sürdürebileceğini, ete-kemiğe bürünmüş bir örneği olarak bu yolculukta devam etti. Ülkemizin en eski ve en büyük Ticaret Odasında uzun yıllardır çeşitli kademelerde üstlendiği sorumlulukları başarıyla yerine getiren Sayın Çağlar’dan beklediğimiz tabii ki çok hizmetler vardı. Bu sabah erken saatlerde kaybettiğimiz Sayın Çağlar’a Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına, İstanbul Ticaret Odası camiasına, iş dünyamıza, tüm sevenlerine ve milletimize başsağlığı diliyorum. Yarın ikindi namazını müteakiben Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camiinde kılınacak cenaze namazından sonra Sahrayıcedid Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilecektir. İnşallah bizler de katılmaya gayret edeceğiz.

Sizlerle paylaşmak istediğim ikinci ve sevindirici olan husus; ülkemizin 2017 yılı üçüncü çeyrek büyüme oranının yüzde 11,1 olarak açıklanmış olmasıdır. Bu oranla Türkiye üçüncü çeyrekte dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olmuştur. Bu yıl birinci çeyrekte revize edilmiş haliyle yüzde 5,3 ve ikinci çeyrekte yüzde 5.4 büyüyen Türkiye, böylece üçüncü çeyrekte neredeyse ikinci yarının tamamına denk bir büyüme oranına ulaştı. İnşallah yılın tamamında da en az yüzde 7 civarında bir büyüme oranı elde etmeyi hedefliyoruz. Büyümede yatırımcıların ciddi katkısının olması, elde edilen başarının kalıcılığına işaret ediyor. Bu rakamlarla ülkemizi zayıf göstermek için var güçleriyle çalışan iç ve dış fesat odaklarına en güzel cevabı verdiğimize inanıyorum.

Hep söylediğim gibi, Türkiye kendisine güvenen, inanan, yatırım yapan hiç kimseyi sükutu hayale uğratmamıştır, uğratmayacaktır. Bizimle birlikte olanlar kazanacak, bizim karşımızda yer alanlar ise kaybedecektir.

Değerli dostlar, bugün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. AK Parti İnsan Hakları Başkanlığımız tarafından bu vesileyle düzenlenen etkinliğin mazlum ve mağdurlar başta olmak üzere tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. Bu etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen başta İnsan Hakları Başkanımız ve ekibi olmak üzere herkese teşekkür ediyorum.

İnsan hakları alanındaki çalışmaları sebebiyle merhamet, sabır ve insani yardım alanlarında ödül verilecek kişileri de huzurlarınızda tebrik ediyorum.

Tabii 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününü dünyanın pek çok yerinde ve özellikle Kudüs’te insan haklarının ayaklar altına alındığı bir dönemde anıyoruz. Binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda tüm hakları ellerinden alınan, her gün baskıyla, zulümle, tacizle kendilerine adeta dünyanın zindan edildiği Filistinli kardeşlerimize buradan selamlarımızı iletiyorum.

Kardeşlerim, atalarımız zulümle abat olanın ahiri berbat olur diyor. Kudüs’te sergilenen vandallığın, zulmün, hoyratlığın ilelebet devam etmesi mümkün değildir. O Kudüs ki her taşında, toprağının her bir zerresinde ayrı bir hikayeyi barındırır. O Kudüs ki uğruna her şeyini feda etmeye hazır kimlere yar olmamıştır. Bugün kendilerini Kudüs’ün sahibi sananlar, yarın arkasına saklanacak ağaç dahi bulamayacaklarını bilmelidirler. Biz bugün Kudüs’ü aldığında kadın, çocuk, ihtiyar demeden 70 bin Müslüman’ı katledenlerin vahşeti ile aynı şehri fethederken tek bir kişinin dahi burnu kanamasın, bu hassasiyetle hareket eden Selahaddin Eyyubi’yi çok iyi hatırlıyoruz. Tarih sırf kuşatma sırasında kutsal mekanları tahrip olmasın diye Kudüs’ü savaşsız teslim eden Osmanlı’nın nezaketiyle şehrin kadim sakinlerinin evlerini başlarına yıkanların barbarlığını da aynı şekilde kaydedecektir. Ne diyor şair:

“Ey Kudüs Ey peygamberler kokusu

Ey yerin göklere en yakın avlusu

Ey şehirlerin incisi

Acıdır cadde taşları, acıdır müezzin sesleri

Ey Kudüs, ey kentlerin acılısı

Kim durdurur düşmanları sana karşı

Ey dinlerin gerdanlığı

Kim siler kanları duvar taşlarından kanları

Kim kurtarır İsa’yı

İsa’yı öldürenlerden kim kurtarır insanı

Ey Kudüs, ey şehrim

Ey sevgilim

Dönüyor giden güvercinler yine

Tertemiz masmavi göklere.”

Evet, 2. Dünya Savaşından bu yana Filistin, özellikle de Kudüs öyle büyük acılara maruz kalmıştır ki yüreklerden hep işte böyle feryatlar yükselmiştir. Mavi göklere giden güvercinler, hep tertemiz döneceklerdir. Ama Kudüs’ü Müslümanlara ve diğer dinlerin mensuplarına zindan edenler, ellerine bulaşan kanı asla temizlemeyeceklerdir. Amerika Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararıyla işte dökülen bu kana ortak da olmuştur.

Biz bu kararı asla tanımıyoruz, tanımayacağız. Başkan Trump’ın bu açıklaması bizi bağlamaz, Kudüs’ü de bağlamaz, İslam dünyasını bağlamaz, sen çalarsın sen oynarsın, olay bu.  1967 sınırları içerisinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devleti kuruluna kadar bu mücadele bitmeyecektir, bu böyle bilinmeli. Esasen bugün yaşanan sorunların temelinde Amerika’nın ve Avrupa’nın en başından beri İsrail’in önünü açan haksız işgalini ve yerleşimlerini destekleyen politikaları vardır. Şayet bu ülkeler Birleşmiş Milletler kararlarına sahip çıkmış olsaydı, bölgede onyıllardır süren acıların, haksızlıkların, zulümlerin, katliamların önüne geçilebilirdi. Sene 1947, Filistin’de aslında neredeyse İsrail diye bir yer yok gibi, ama ondan sonra başladı ve Filistin lime lime bölünerek, Birleşmiş Milletler’in 67 kararı da buna dahil, öyle bir noktaya gelindi ki, şu anda Filistin şöyle noktacıklar halinde ve genelini tamamıyla adeta İsrail’e vermiş durumdalar. Bunu kim yaptı? Batı. Fakat hiçbir zaman…

Şimdi de 1980 yılı 478 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını o zamanlar Amerika çekimser bir havada, İsrail, bunun dışında hiçbir ülke tanımadığı halde, bunlar işte günden bugüne biz yaptık oldu mantığıyla buraya geldiler. Amerika’nın Kudüs kararına karşı ortaya konan tepkilerin Batı ülkelerinin bu tutarsız İsrail politikasında bir kırılma noktası teşkil etmesini temenni ediyorum. Türkiye olarak bu konudaki tepkimizi ve hayata geçireceğimiz politikaları hem kendi adımıza, hem de Zirve Dönem Başkanlığını yürüttüğümüz İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında dile getiriyoruz. Çarşamba günü İstanbul’da düzenlenecek İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Liderler Zirvesinin bu bakımdan bir dönüm noktası teşkil edeceğine inanıyorum.

Dünyada samimi olarak insan hakları savunucusu, samimi olarak barış yanlısı olan herkes için Filistin ve Kudüs meselesi bir turnusol kağıdıdır. Bu meselede mazlumun ve haklının yanında yer almayan hiç kimsenin ne insan hakları, ne de bölgesel ve küresel barış konusunda söyleyecek hiçbir sözü olamaz.

Sevgili gençler; Filistin ve Kudüs konusundaki beyanları ve ifadeleri yakından takip edecek, ona göre de herkese notunu vereceğiz.

Değerli misafirler; bugün dünyada insan hakları Batı ülkelerinin belirlediği standartlar ve onların ürünü olan kavramlar üzerinden konuşuluyor, tartışılıyor. Esasen insan ve dolayısıyla insan hakları meselesi küresel bir konudur. Her toplumun, her kültürün, her medeniyetin bu konuda söyleyecek sözü, ortaya koyacak bir duruşu vardır. Biz bir yandan dünyadaki hakim kavramlar ve standartlar üzerinden bu meseleyi tartışırken, bir yandan da kendi ölçülerimizi ihmal etmemekle mükellefiz.

Bana göre, insan haklarının zirvesi bizim medeniyetimizin insan yaratılmışların en şereflisidir hükmüdür. Yunus Emre’nin yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü ifadesinin kaynağı da bu hükümdür. Rabbimiz insanı dünyadaki gördüğümüz ve görmediğimiz tüm varlıklardan üstün kıldığına göre, bunun daha üzerinde bir hak tanımı yapmaya uğraşmak beyhudedir. Öyle ki, kul hakkı dediğimizde insan hakları başlığı altında dile getirilenlerin tamamını, hatta fazlasını ifade etmiş oluyoruz.

Bizim inancımızda dinin, dinimizin, hatta devletin zarurat-ı hamse denilen 5 temel gayesi vardır. Ne demek bu? İnsanın canını, aklını, neslini, inancını, malını korumak ile devlet sorumludur, görevlidir. Burada haksız yere bir insanın öldürülmesini tüm insanlığı öldürmek olarak gören bir ölçüden söz ediyorum. Burada aklı en büyük nimet olarak gören, dolayısıyla bunun korunması için çok net ve sert hükümler getiren bir anlayıştan söz ediyorum. Burada neslin korunması başta olmak üzere insanın namusunu, iffetinin, haysiyetinin, onurunun üzerine adeta titreyen bir yaklaşımdan söz ediyorum. Burada dini tabi ki bizim için Allah nezdindeki hak din İslam’ı hiçbir zorlamaya, baskıya, tehdide maruz kalmaksızın hayat nizamı ve diriliş kaynağı olarak gören bir kabulden söz ediyorum. Burada meşru yollardan elde edilmiş malları her türlü gaspa, yağmaya, meşruiyetin halel getirecek tüm tehditlere karşı koruma altına alan, zekat, sadaka ve benzeri yöntemleri başkalarını da gözetecek şekilde güvenceye kavuşturan bir düzenden söz ediyorum. Görüldüğü gibi bizim ölçülerimizde eksik yok, sıkıntı yok. Bunların Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi dünya çapında kriter koyan kuruluşların insan hakları anlayışlarından fazlası var, eksiği yok.

Bizim tek sorunumuz, kendi ölçülerimize kendimizin riayet etmiyor olmasıdır. Kur’an ve sünnet terbiyesi almamış kendinizi bilmezler asla İslam’ı temsil edemezler. Tam tersine, bu konuda bizim çok sağlam referanslarımız var, ecdadımız geçmişte insana dair her konuda öylesine hassasiyetler ortaya koymuştur ki bugün dahi örneklerine rastlamak mümkün değildir. Mesele bizim bu noktadaki şöyle tarihten bu yana, örneğin vakıf müesseselerimiz dünyanın her yerinde çok ileri seviyelerde uygulanırken, ülkemizde uzun bir süre adeta yok sayılmış, üzeri örtülmeye, boğulmaya çalışılmıştır. İnsandan hayvana kadar tüm canlıların ihtiyaçlarını karşılamaya, haklarını korumaya yönelik vakıflarımız mevcuttur bizim. Son 15 yıldır vakıflarımızı hem tarihi misyonlarına uygun olarak, hem de günümüz ihtiyaçlarına uygun ilave fonksiyonlarıyla ihya etmek için yoğun çaba sarf ettik. Bu konuda oldukça önemli bir mesafe de kat ettik. Ülkemizde insan haklarının her alanı gibi sosyal devlet ilkesinin hayata geçmesi konusunda da reformlar gerçekleştirmek hamdolsun bize nasip oldu. Ayın şekilde dini, kültürel, sosyal, siyasi, ekonomik alanlarda insan hakları başlığı altında değerlendirilebilecek devrim niteliğinde pek çok reforma biz imza attık. Ve bizim bu çıkışımızı Batı sessiz devrim diye niteledi. İnşallah önümüzdeki dönemde tüm bu çalışmaları kesintisiz bir şekilde sürdürecek, daha ileriye taşımak için gayret edeceğiz.

Sevgili dostlar; Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta yaşanan insani dramlar karşısındaki duruşu başlı başına bir insan hakları efsanesidir. Daha önce birinci ve ikinci körfez savaşları döneminde Irak’tan gelen yüzbinlerce kişiye sorgusuz sualsiz kapılarımızı açmış ve durum normale dönene kadar onlara sahip çıkmıştık. Suriye’de son 7 yıldır kesintisiz süren kriz döneminde sınırlarımıza gelen herkese yine kucak açtık. Milyonlarca kardeşimizin bir kısmını kurduğumuz kamplarda, diğer kısmını da şehirlerimizde misafir ettik, misafir ediyoruz, yaklaşık 3,5 milyon kişi. Halen Suriyeli ve Iraklı bu 3,5 milyona yakın sığınmacı ülkemizde hayatını sürdürüyor; var mı dünyada örneği? Yok, ama Türkiye bunu yaptı. Diğer ülkelerden, bölgelerden gelenlerle bu rakam 4 milyonu geçiyor. Bugün Türkiye dünyada sınırları içinde en çok mülteci barındıran ülke durumundadır. Canını, namusunu, geleceğini kurtarmak için kapımıza gelen herkesin başımızın üzerinde yeri vardır. Rabbim kimseyi evinden, yurdundan, özgürlüğünden etmesin.

Anadolu bir göçmenler diyarıdır. Asırlar boyunca doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden, her istikametten bu coğrafyaya akın akın insanlar gelmiştir. Başı dara düşen herkes inancına, kökenine, meşrebine bakılmaksızın bu topraklarda kendine yer bulmuş, gelecek kurma imkanı elde etmiştir. Bugün her kim Suriye’den, Irak’tan, Kuzey Afrika’dan veya bir başka bölgeden gelenlere kem gözle bakıyorsa, geçmişinden, tarihinden bihaber demektir. Bu kişilerin birkaç kuşak gerisine gidersek, onlarda da bir muhacirlik bulacağımızdan ben eminim. Kimsenin mazlumları, mağdurları niçin ülkemizde barındırdığımızı sorgulamaya hakkı yoktur. Bu ülkeye, bu millete ihanet içerisine girmemiş olması şartıyla bizim herkese kapımız da, kalbimiz de açıktır, açık olmaya devam edecek.

Çorum, anladım, biz de sizle gurur duyuyoruz, Yozgat, anladım, biz de sizinle gurur duyuyoruz, hepinizle gurur duyuyoruz. Ya bu milletle gurur duyulmaz da kiminle gurur duyulur?

Kardeşlerim, asıl üzülmemiz gereken, asıl yüreğimizi parçalamamız gereken buraya gelenler değil, bu yolculuk sırasında hayatlarını kaybedenler olmalıdır. Aylan bebeğin kıyılarımıza vuran minik bedenini asla unutmayacağız. Aile fertlerinin tamamını kaybettikleri için el ele tutuşarak askerlerimize sığınan kardeşleri asla unutmayacağız. Ülkesinde en iyi eğitimi alıp en prestijli işlerde çalışırken bir anda her şeyini kaybedip hayata adeta sıfırdan başlamak zorunda kalan kariyer sahibi kadınları, erkekleri asla unutmayacağız. Eğer dünyada mültecilere sahip çıkma konusunda bir ödül verilecekse, bunu en fazla hak eden ülke Türkiye’dir. Tabi bize böyle bir ödülün asla verilmeyeceğini gayet iyi biliyoruz. Çünkü dünyada her konu gibi insan hakları meselesi de tamamen politik konumla ilgilidir. Hatta her gün Filistinlileri katleden İsrail’e veya halkına zulmeden bir başka terör devletine böyle bir ödülün verilmesi bizi asla şaşırtmaz. Bunlar YPG’ye, bunlar PYD’ye ödül verecek kadar ödülsüzlükten nasibini almışlardır. Bunlar bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle yok etme gafletine girecek kadar barıştan uzak tiplerdir. Bu durum sadece onların insan haklarına hizmet edecek işler yaptıklarına değil politik olarak doğru ittifakların içinde evet ne denli yer aldıklarının da işaretidir. Çünkü haksız da olsa güçlünün üstün olduğu, güçsüzün ise haklı da olsa çaresizlik içinde kıvrandığı bir dönemden geçiyoruz. Kardeşlerim, şunu unutmayın, pazusu ne kadar güçlü olursa olsun, istediği kadar silahları olanlar olsun, istediği kadar nükleer başlığı olanlar olsun, güçlü olan onlar değil güçlü olan haklı olandır, haklı olan. Biz bu düzeni kabul etmiyoruz, bunun için de dünya beşten büyüktür diyerek itirazımızı tüm dünyada dile getiriyoruz.

Yaşanan her hadise bizim bu itirazımızın, bu isyanımızın haklılığını teyit ediyor. İnsanlığın vicdanında her gün biraz daha gür bir şekilde yankı bulduğunu gördüğümüz bu gayretimiz inşallah çok uzak olmayan bir tarihte Birleşmiş Milletler’in ve özellikle Güvenlik Konseyi’nin reformuyla neticelenecektir.

Kardeşlerim, bizim anlayışımızda Müslümanın Müslüman üzerindeki hakları diye bir çerçeve vardır. Bana göre dünyadaki en geniş insan hakları tanımı da budur. Bu öyle geniş bir çerçevedir ki içine maddi ve manevi haklara dair her şey girer. Mesela bunlar arasında ana-babanın evladı üzerindeki hakları, komşunun komşu üzerindeki hakları, öğretmenin öğrencisi üzerindeki hakları ve daha pek çok alt başlığı saymak mümkündür. Aynı şekilde bu çerçevenin içinde çevreye zarar vermeme, havayı kirletmeme, gürültü yapmamak, kalp kırmama, kötü söz söylememek, saygıda kusur etmemek, bir şey daha söyleyeceğim şimdi; sigara içmek suretiyle pasif vatandaşı darda bırakmamak ve daha nice incelik var ki hepsi de insanla ve insan haklarıyla ilişkilidir. Dikkat ederseniz gençler, size de sesleniyorum ha, öyle sigara içmek suretiyle sen oradan duman altı olurken yanındaki pasif içiciyi rahatsız etme hakkına sahip değilsin, bunun adı kul hakkıdır kul hakkı, bunu böyle bilesiniz. Dikkat ederseniz… Hiç endişeniz olmasın, dimdik ayaktayız, dimdik ayaktayız. Dikkat ederseniz, bizim milletimiz hakla hukuku genellikle birlikte ifade eder. Yani bir işin özüyle biçimi aynı anda zikredilir. Şayet hem inancımıza, hem küresel kabullere uygun bir insan hakları zemini oluşturacaksak, hareket noktamız işte burası olmalı.

Biz hakkı ve hukuku korumak için geçtiğimiz 15 yıldır elimizden gelen gayreti gösterdik. Mücadelemizde en büyük desteği işte burada sivil toplum kuruluşlarımızdan gördük. Bugün de aramızda insani yardım alanında faaliyet gösteren 300’den fazla sivil toplum kuruluşunun temsilcisi bulunuyor. Ben her birini ayrı-ayrı şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum. Bu kuruluşlarımızın her birine Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkının teslimi konusunda gösterdikleri gayretler için şükranlarımı sunuyorum. Hepsine de insanlık için iyi ki varsınız diyorum. Aslında kişisel olarak insan hakları alanındaki çalışmaların ifşasını, çok fazla görünür olmasını pek doğru bulmuyorum. Uluslararası platformlarda Suriyeliler için 30 milyar dolar harcama yaptığımızı inanın bana adeta utanarak ifade ediyoruz. Ama bu ülkenin Ana Muhalefetin başındaki kişi sadece Hükümete, sadece iktidara bir şeyler söyleyebilmek için bize bunu ispat edin diyor. Anlayışa bak ya, mantığa bak ya. Sen daha hayatında bu mültecilerle ilgili şu ana kadar ne yaptın ya, ne yaptın? Bunu söylememizin tek sebebi de; insanlık ve özellikle de mazlumlar için doğru dürüst hiçbir şey yapmadıkları halde büyük bütçeler ve propagandalarla dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışanlara derslerini vermektir. Sizlerden bu hassasiyeti daima gözetmenizi bekliyorum.

Bu duygularla bir kez daha 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününün tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Kalın sağlıcakla.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.