Yükleniyor...

Cumhurbaskani Erdogan’in Tim-Inovasyon ve Girisimcilik Haftasi Kapanis Töreni’nde yaptigi konusmasi

 

İş dünyamızın kıymetli temsilcileri, hanımefendiler, beyefendiler, sevgili gençler; sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum.

 Kapanış töreni vesileyle birlikte olduğumuz Türkiye İnovasyon ve Girişimcilik Haftasının ülkemiz, milletimiz, tüm katılımcılar için hayırlı neticeler doğurmasını temenni ediyorum.

Bu etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen ve katkıda bulunan herkese teşekkür ediyorum.

Türkiye İnovasyon Haftasının İstanbul’un küresel kimliği de dikkate alınarak Türkiye İnovasyon ve Girişimcilik Haftası haline dönüştürülmüş olmasını isabetli bir karar olarak görüyorum. Böylece hem İstanbul’u girişimcilik konusunda uluslararası bir marka haline getirme, hem de ülkemizden milyar dolarlık girişimciler çıkarma hedefi doğrultusunda birlikte çalışabileceğiz.

2014 yılından beri Anadolu’ya yayılmış olan bu etkinliğin ilgili tüm kesimleri biraraya getiriyor olması da ayrıca çok önemlidir. Hafta boyunca tecrübeleriyle, birikimleriyle, tenkit ve teklifleriyle katılımcılara ilham veren tüm konuşmacıları da huzurunuzda kutluyorum. Projeleri sergilenen ve değerlendirme sonunda ilk üçe girerek bugün ödüllerini alacak olan yerli ve yabancı girişimcileri tebrik ediyorum, nitekim ödülleri huzurunuzda kendilerine takdim ettik.

İnovaLİG Projesi kapsamında 5 farklı kategoride ödül alan firmalarımızın temsilcilerini tebrik ediyorum. Üniversite-sanayi işbirliğine dayanan inovasyon odaklı mentörlük programı kapsamında sertifika alan isimleri de huzurlarınızda tebrik ediyorum. Projelerin en kısa ve en etkili şekilde anlatılarak yatırım yolunun açılmasını hedefleyen yarışmalarda dereceye girenleri de ayrıca tebrik ediyorum.

Gerçekten de dolu-dolu bir haftayı geride bırakan etkinliğimizin önümüzdeki yıllarda daha da zenginleşerek süreceğine inanıyorum.

Değerli arkadaşlar, sevgili gençler; ülkemizin uluslararası rekabetteki gücünü artıracak girişimlerin neşvü nema bulmasını sağlamamız gerekiyor. Kamunun, üniversitelerin ve özel teşebbüsün desteklediği girişimcilik ve kuluçka merkezleri bu bakımdan önem arz ediyor. Hedeflerimize ulaşmak için kamunun sunduğu desteklerin yanı sıra, aynı amaçla yatırım yapan girişim sermayesi fonlarını da harekete geçirmeliyiz. Özel sermaye fonları sektörünün son yıllarda ulusal varlık fonları, yatırım fonları, aile şirketleri nitelikli yatırımcılardan kayda değer bir meblağ topladığını biliyoruz. Dünyada 2008’de 4700 civarında bulunan özel sermaye fonu sayısı, bugün 7 binin üzerine çıktı. Bu fonlar yaklaşık 4 trilyon dolarlık bir kaynağı yönetiyorlar. Sektörün gelecek 10 yılda 15 trilyon dolarlık bir büyüklüğe ulaşacağı öngörülüyor. Bu pastadan daha fazla pay alabilmek için hem ümit vadeden girişimcilere, hem de başarılı fon yöneticilerine ihtiyacımız var.

Diğer taraftan, büyük şirketlerin kurduğu girişim sermayesi fonları sadece 2017 yılının ilk yarısında dünya genelinde 13 milyar doların üstünde yatırım yapmış durumdalar. Ülkemizdeki büyük şirketlerimizin de benzer şekilde fonlar kurarak girişimcilere yatırım yapmalarını bekliyoruz. Buradaki destek, sadece maddi olarak değil tecrübe paylaşımı şeklinde de olmalıdır. Basiretli işadamlarımız tecrübelerini genç işadamlarımıza, bunun yanında genç girişimcilerimize aktararak onların fırsatları görmelerini temin etmelidir. Teknik destek konusunda ise, hem kamu kurumlarımızın, hem de özel sektör örgütlerinin önemli çalışmaları var.

Burada ihracat pazarlarına yönelik olarak il, ülke, ürün bazında pazar analizi iş fırsatları ve rekabetçiliği artırma konularında çalışmalar yapan TİM’e özellikle huzurunuzda teşekkür ediyorum.

Ülkemizde paylaşarak büyüme ve daha büyük ekonomik değer üretme anlayışını kökleştirmeliyiz. “Küçük olsun benim olsun” zihniyeti aynen “yeni icat çıkarma” sözünde olduğu gibi yenilikler yaparak büyümenin önünde bir engel olarak duruyor.

Değerli arkadaşlar, bu vesileyle son dönemde hız kazanan ülkemizin ekonomisine yönelik olumsuz algı oluşturma çabalarına karşı dikkatlerinizi özellikle çekmek istiyorum.

Türkiye bu algı çabasının tam tersine sahip olduğu büyük potansiyel yanında tüm yatırımcıları cezbeden bir ülke olma özelliğini güçlendirerek sürdürüyor. Ülkemizin küresel sisteme entegre bir ekonomiye sahip olduğunu burada iş yapan herkes aslında gayet iyi biliyor. Ülkemizde faaliyet gösteren, iç pazarla birlikte yurt dışına da üretim yapan, bunun için de yerli tedarik ağlarını kullanan yatırımcıların sayısının sürekli artması net bir şekilde şunu ortaya koyuyor. Bu durumun girişimciler açısından anlamı, ülkemizde ortaklık kurabilecekleri, ürünlerini pazarlayabilecekleri, araştırma-geliştirme kapasitelerinden yararlanabilecekleri çok sayıda ortak bulabileceklerdir. Ülkemizi hedef alan karalama kampanyalarının yeni bir vaka olmadığını herhalde bilirsek rahatlarız.

Şimdi sizlere bu konuda tarihten bazı örnekler vereceğim. Gençler, bunlar özellikle çok çok önemli.

16 Eylül 1922 tarihli bir Amerikan gazetesinde, İstanbul gazetenin ifadesiyle Muhammedi inanışın merkezi ve Mustafa Kemal de büyük bir politik dini imparatorluk kurmayı planlayan İslam’ın yeni lideri olarak anılıyor.

19 Eylül 1922 tarihli bir başka Amerikan gazetesi, Mustafa Kemal’in yeni bir Müslüman imparatorluk planladığını, Yunanlıların hezimetinin de bunun ilk adımı olduğunu söylüyor. İlginç değil mi?

Şimdi bir yere daha geliyorum; 10 Ekim 1922 tarihli bir Amerikan gazetesi Mustafa Kemal’i korkunç Türklerin en korkuncu olarak nitelendiriyor.

17 Kasım 1922 tarihli bir Amerikan gazetesi ise Mustafa Kemal’i bir terör sembolü olarak tanımlıyor.

Bu haberlerin bugünkülerden farkı var mı? Dün böyle yaptılar, bugün de aynısını yapıyorlar, değişen bir şey yok. Bu haberlerin 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi’nin hemen öncesi ve sonrasına denk gelmesine özellikle dikkatinizi çekiyorum. Verdiğim örneklerden de anlaşılacağı üzere ne zaman bu millet ayağa kalkmaya çalışsa hemen terörist ve korkunç olmakla suçlanarak hakkımızda olumsuz bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Bugün Avrupa ve Amerika medyasını takip ettiğinizde benzer ithamların şahsım ve günümüz Türkiye’si için de yapıldığına şahit olursunuz. Bu durum gösteriyor ki biz millet olarak doğru yoldayız. Dün ülkemiz aleyhine oluşturulmaya çalışılan algı, Kurtuluş Savaşımızı başarıyla sonuçlandırmamıza ve yeni devletimizi kurmamıza engel olmamıştı. Bugün de benzer gayretler 2023 hedeflerimize ulaşmamıza, demokraside ve ekonomide dünyanın en ileri ülkeleri arasına girmemize engel olamayacaktır. İşte sene 2002, IMF’e olan borcumuz 23,5 milyar dolar. Bizi sadece paramızı yönetmekle kalmadılar, aynı zamanda siyaseten yönetmeye çalışıyorlardı. Davos’taki bir toplantıda o zamanki IMF Başkanı bana siyasi akıl vermeye kalktı. Kendisine şunu söyledim: Siz taksitlerinizi almaya bakın, bize siyasi akıl veremezsiniz, ülkemi siyasette ben yönetirim. Tabii biraz böyle abandone oldu. Taksitlerinizi alıyor musunuz? Sustu. Alıyor musun, onu söyle bana. Alıyoruz dedi. Sene 2013, artık bizim IMF’e borcumuz kalmadı, bitti defteri kapadık.

Girişimcilerimizi bu tür kirli propaganda çalışmalarına aldırmadan ülkemize özellikle güvenmeye davet ediyorum. İşte az önce ödülleri verdiğimiz girişimciler sadece ülkemizde bazı semboller daha çok evvel Allah girişimcilerimiz var, üretiyoruz, üreteceğiz ve evvel Allah bu yarışta öne çıkıyoruz ve çıkacağız; bunun başka alternatifi yok. Küresel ekonomide rakiplerimiz ve dostlarımız elbette olacaktır. Büyümemize katkı veren dostlarımız bizimle birlikte kazanacak, algı operasyonlarıyla bize çelme takmaya çalışan rakiplerimiz ise yalanlarının altında ezilip kalacaklardır.

Değerli misafirler, dilimize yenilikçilik olarak çevrilen inovasyon ile fırsatları değerlendirme çabası olarak ifade edebileceğimiz girişimcilik, esasen bizim milletimizin fıtratına çok uygundur. Birkaç örnekle bu ifademi desteklemek istiyorum, belki garibinize gidecek.

Dolmuş dediğimiz taşımacılık şekli, bu bizim ülkemize mahsustur, başkalarında pek yoktur. Peki, nasıl ortaya çıkmış derseniz, eminim başka yerlerde başka rivayetleri vardır, ama bunlardan bir tanesi şu şekildedir: 1929 ekonomik buhranı dünyanın her ülkesi gibi tabii Türkiye’yi de etkilemiştir. Cağaloğlu’nda taksicilik yapan bir vatandaşımız akşam evine kontak açmadan gitmeye başlar. Devamlı müşterisi olan bir Musevi vatandaşımızın da parası olmadığı için artık taksisine binemeyeceğini söylemesi üzerine, aynı yönde giden dört müşterisine hepsini birlikte taşımayı ve ücreti dörde bölmeyi teklif eder. Nasıl? Tabii şoför de akıllı, Türk ya, müşteriler de akıllı, Türk ya. Böldüler, müşterilerin kabul etmesi üzerine işi biraz daha büyütüp Karaköy İskelesi’nden sabit bir ücretle Taksim’e müşteri taşımaya başlar. Böylece bu iş tutar ve giderek yaygınlaşır, işte sana dolmuş.

Bir başka örnek, arabalı vapurlardır, bunlar da Türk icadıdır. Osmanlı döneminde Şirketi Hayriye’ye yönetici olarak atanan Hüseyin Haki Efendi diğer pek çok yeniliğin yanı sıra yolcuları ve arabaları birlikte karşıya taşıyacak bir vapur projesi geliştirir. Rahmetli babam da Şirketi Hayriye’de çalışmıştır. Bu vapuru inşa ettirmek istediği İngilizler konuyu anlayamadığı için şirketinin başmimarını Londra’ya gönderip ne istediğini tarif ettirmek zorunda kalır. Çünkü o tarihte Londra’da karşıdan karşıya nehir ve deniz ulaşımı iki kıyı arasında halatla veya zincirle çekilen sallar vasıtasıyla yapılmaktadır.

Bu örnekleri artırmak mümkündür. Önemli olan, ihtiyacı tespit etmek ve buna pratik, uygulanabilir, uygun maliyetli, sürdürülebilir bir çözüm bulmaktır. Bizim insanımız öyle zor şartlarda öyle imkânsızlıklar içinde öyle pratik çözümler üretiyor ki bunların ticari boyuta taşınamıyor olması gerçekten akıl alır gibi değil. Anadolu’ya gittiğimizde, Ankara’nın, İstanbul’un, Bursa’nın, Konya’nın, Kayseri’nin, Kocaeli’nin, Manisa’nın sanayi bölgelerini gezdiğimizde gördüğümüz o bütün manzaralar karşısında hayretler içerisinde kalıyoruz. Her biri birer inovasyon örneği nice çalışma, nice emek, nice ürün atölyelerin dört duvarı arasında heba olup gidiyor. Aynı şekilde tesadüfen karşılaştığımız, hal-hatır sorarken başardıkları işleri öğrendiğimiz nice insan var ki her birini buraya girişimci örneği olarak çıkarsak yeridir.

Peki, sorun ne? Sorun, bu işleri bireysel düzeyde bırakarak kurumsal hale getiremiyor olmamızdır. Mehmet Akif ne diyor:

“Bir baksana: gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır!”

Evet, dünyada bu işleri nasıl yapıyorlarsa bizim de öyle yapmamız gerekiyor. Ekonomide bir Çin devriminden söz ediliyor, Çin’in yaptığı da bu değil mi? Önce en basit, en ilkel haliyle üretime-işe başladılar, sonra kuvvetli esinlenmeyle de olsa tasarım aşamasına geçtiler, şimdi artık çok daha farklı bir noktaya doğru gidiyorlar. Bizim ne üretimle, ne tasarımla, ne yenilikçilikle, ne de girişimcilikle bir sıkıntımız yok. Rabbim millet olarak hepsini de bize, bu millete, bu gençliğe ziyadesiyle lütfetmiştir. Şimdi artık bunları kuvveden fiile geçirme zamanıdır. Türkiye orta gelir tuzağından ancak bu şekilde kurtulabilir. Bizim yerimiz, gelişmekte olan ülkeler değil gelişmiş ülkeler sınıfıdır.

Değerli misafirler; Türkiye adeta dünyanın kalbi olan bir coğrafyada istikrar, güven ve umut abidesi olarak yükseliyor. Sadece kendi insanımız değil bölgemiz ve dünyadaki yüzmilyonlarca mazlum gözlerini ülkemize kilitlemiş durumdadır. İşte iki gündür Yunanistan’daydım. Atina, o görüşmelerden sonra Gümülcine’ye geçtim ve 150 bine yakın soydaşımızın olduğu Gümülcine’deki kardeşlerimizin, soydaşlarımızın, hele hele o annelerin gözyaşlarını bizzat yerinde tespit ettim. Umut neresi? Umut Türkiye, buraya bakıyorlar. Her zaman ifade ettiğim gibi, Türkiye’nin sendelemesi demek, gözlerini ve gönüllerini bize kilitlemiş kardeşlerimizin de sendelemesi demektir. Düşünün ya, 65 yıl önce Celal Bayar Cumhurbaşkanı olarak oraya gitmiş ve onun adına orada bir okul yapılmış. Daha sonra Celal Bayar ismine dahi tahammül edememişler, şu anda Celal Bayar ismini kazımışlar; böyle bir şey olabilir mi? Bu tahammülsüzlük niye? İskeçe’de adeta okul yok, harabe halinde. Ya gelin biz size burada ne kadar okul yapmak istiyorsanız o kadar okul yaptıralım; Yunan yönetimine söyledim, bizim böyle bir sıkıntımız yok. Restorasyonsa restorasyon, hiç endişemiz yok, sıkıntımız yok. Çünkü biz şuna inandık: Düşüncesine inanan düşünce hürriyetinden korkmaz. İnancına güvenen inanç hürriyetinden korkmaz, dünyaya böyle bakmamız lazım.

Ülkemizin zayıflaması demek, Filistin’in, Kudüs’ün, Suriye’nin, Irak’ın umudunu kaybetmesi, hatta parçalanması demektir. Birkaç gün önce Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın yaptığı o talihsiz açıklama bu gerçeği bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Amerika’nın aldığı karar ne uluslararası hukukla, ne vicdanla, ne adaletle, ne de bölgenin gerçekleriyle asla bağdaşmıyor. Bu açıklama en büyük darbeyi Amerika’nın da üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine vurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, bakın burası çok önemli gençler, tarih dünde kalırsa yazık, tarihi geleceğe taşımak çok önemli. Amerika’nın da altında imzası olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1980 yılında aldığı 478 sayılı kararını son açıklamayla Amerika yok saymıştır; böyle bir şey olabilir mi? Altında imzan var ve bugüne gelmiş bu iş, şimdi ise sen bu imzayı inkâr ediyorsun. Güvenlik Konseyinin daimi üyelerinin dahi dikkate almadığı, itibar etmediği bir Birleşmiş Milletler’in diğer ülkeler nezdinde itibarı ve inandırıcılığı olamaz. Hiç kimse hukukun üstünde değildir. Hiçbir ülke bazusuna güvenerek uluslararası hukuku yok sayamaz. Hele hele milyarlarca insanın kaderini etkileyecek böylesi hassas bir meselede hoyratça davranamaz.

Bakınız ben size şu anda Filistin’in nereden nereye geldiğini tarihi kayıtlarla şöyle ekranda göstermek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, bakınız 1947 yılında Filistin bu, sene 1947, İsrail ise gördüğünüz gibi o zamanlar nerede. Geçiyoruz yine 1947’nin o paylaşım planına ki o paylaşım planını da Birleşmiş Milletler yaptı ve İsrail’e hemen hemen yarıdan fazla bir yer verdiler ve durum bu hale geldi.

Geçiyoruz, 1967’ye, 49-67 süreci içerisinde bakınız İsrail Filistin’i nereye sıkıştırdı ve kendisi büyümeye devam ediyor.

Ve geliyoruz şu andaki son duruma. Neredeyse Filistin gördüğünüz gibi kalmadı. Lime lime ettiler, İsrail o bölgenin tamamını işgal etti.

Değerli gençler, değerli kardeşlerim; İsrail, bir işgal devletidir. Ve şu anda polisiyle bütün oradaki gençleri, çocukları adeta terör estirerek vuruyorlar. F16’yla Gazze saldırıyorlar, bir taraftan Filistin’e saldırıyorlar, niye? Ben güçlüyüm. Şunu açık ve net söylüyorum: Güçlü olmak haklı olmak anlamına gelmez, haklı olan güçlüdür, bunu böyle bilelim.

Bu karar bir defa bölgeyi ciddi manada tahrik ve tahrip etmektedir. Kâğıt üstünde küresel adalet, güvenlik ve istikrarı sağlamakla görevli bir yapının bizzat kendi üyeleri tarafından itibarsızlaştırıldığını görüyoruz. İşte bakın ben kaç gündür uluslararası liderlerle görüşüyorum, İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak hepsini arıyorum. İşte bugün de sabah Sayın Macron’la görüşme yaptım, Azerbaycan’la görüşme yaptım, Kazakistan’la görüşme yaptım, bütün bu görüşmelerimi devam ettiriyorum. Yunanistan’dan aynı şekilde Sayın Papa’yla görüşme yaptım. Ve bütün bu görüşmelerimde, çünkü bu sorun sadece Türkiye’nin sorunu değil, sadece Müslümanların sorunu değil, burada aynı zamanda Hristiyanların bizim olduğu kadar sorunu var. Yine bugün Lübnan’ın Cumhurbaşkanı Hristiyan’dır, onunla da görüştüm, o da aynı sıkıntıyı dile getirdi. Ve bütün bu gerçekler ortadayken, hatta hatta biliyorsunuz bir kısım Yahudiler de bundan rahatsız. Böyle bir tablo karşısında şu anda Trump ben yaptım oldu anlayışıyla bir yere gitmek istiyor. Dünyayı yönetmek bu kadar kusura bakmayın kolay değil. Güçlü olmak, size bu hakkı vermez. Hele hele büyük ülkelerin liderleri buradan sesleniyorum; dünyada çatışmakla değil barıştırmakla görevlidir, bunu yapması lazım.

Bakınız biz bu çifte standartla ilk defa yüzleşmiyoruz. Suriye’den Irak’a, Afganistan’dan Arakan’a, Afrika’daki vahşi soykırımlara kadar dünyanın birçok bölgesinde aynı manzaralara şahit oluyoruz. Birilerinin keyfi için onmilyonlarca insan evinden, yurdundan, hatta canından oluyor. Birileri karar almadı veya aldıkları kararları son açıklamada olduğu gibi kendileri çiğnediği için insanlar ölüyor, topraklar gasp ediliyor. Her fırsatta söylediğim gibi, dünya beşten büyüktür dememizin sebebi işte bu orman kanunu düzenine rıza göstermememizdir. Haklının değil sadece güçlü olanın borusunun öttüğü bir yapının adalet, istikrar ve barış üretmesi mümkün değildir. Bu sistem bu şekilde devam ettiği müddetçe yeni Suriyeler, yeni Arakan’lar, yeni Ruanda’lar, Bosna’da olduğu gibi yeni soykırımlar yaşanmaya devam edecektir, korkumuz budur.

Bugün yaşadıklarımız sadece bir sonuçtur, asıl sorun sistemin kendisidir, sistemi kendi emelleri doğrultusunda iğfal edenlerdir. Bizim itirazlarımızın tepki çekmesinin, birilerinin konforunu bozmasının yegâne sebebi de budur.

Değerli kardeşlerim; Amerika’nın Kudüs’le ilgili kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, hiçbir geçerliliği yoktur. Kudüs senelerdir Filistinlilere özellikle devlet terörü uygulayan bir ülkenin insafına terk edilemez. İşte sizlere Filistin haritalarını gösterdim, nerelerden nereye geldi. Bunu ancak işgalciler yapar, devlet terörü estirenler yapar. Kudüs’ün kaderi 1967’den beri hiçbir hukuk, ahlak tanımadan Filistinlilerin topraklarını gasp eden işgalci bir devletin ellerine bırakılamaz. Bunun adı kuzuyu vahşi bir kurda teslim etmek olur. Kudüs, bizim gözbebeğimizdir. Kudüs, bizim ilk kıblemizdir. Kudüs, bizim için bir kırmızı çizgidir, bu böyle bilinsin. Hatta 1,7 milyarlık İslam aleminin kırmızı çizgisidir. Yüreğimizin bir parçası Mekke ve Medine neyse, diğer yarısı da Kudüs’tür. Alınan karar tam anlamıyla bir provokasyondur ve bu öyle bir provokasyon ki bu provokasyonun arkasında Evangelistler var. Bunu bizzat zaten Sayın Başkandan dinlemiş birisiyim, süreci biliyorum.

Açık söylüyorum; Müslümanlar gibi Hristiyanların da Kudüs üzerindeki haklarını ayaklar altına alan bu karara biz asla rıza göstermeyeceğiz. Çarşamba günü İstanbul’umuzda burada tüm İslam dünyası ve Hristiyan dünyasından da davetler yaptım ve İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Liderler Zirvesini inşallah burada topluyoruz ve buradan dünyaya bir sonuç bildirgesiyle açıklamamızı yapacağız. Hukuk ve meşruiyet mücadelesini sürdüreceğiz. Tabii ki bütün bunları yaparken de hukuki süreci yine aynı şekilde dikkatlice takip edeceğiz. Bu toplantıda İslam dünyasının liderleriyle tek ses, tek vücut olarak tepkimizi ortaya koyacak, Kudüs’ün statüsünün korunması noktasında ne gibi adımlar atabileceğimize karar vereceğiz. Gerek İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak şahsım, Arap Ligi Başkanı olarak Ürdün Kralı II. Abdullah birlikte biliyorsunuz hafta başı burada da, Ankara’da bir karar almıştık, yine Çarşamba günü birlikte buradan mesajlarımızı vereceğiz. Zirvenin ve orada sergilenecek vahdet tablosunun birilerine gerekli mesajı vereceğine inanıyorum. Yol erkenken dönmek lazım.

Bu süreçte bir hususun altını özellikle çizmek istiyorum; Müslümanlar sonuna kadar haklı oldukları böylesi bir meselede kışkırtmalara gelerek işgalcilere malzeme vermemelidir, buna da dikkat edeceğiz. Tepkimizi gösterirken hukuktan, suhuletten ve demokrasiden kesinlikle ayrılmamalıyız. Biz asla ırkçı değiliz, olamayız. Biz asla ayrımcı olamayız. Biz asla tek bir masumun saçının teline dahi zarar vermeye veya bu yola gitmeye tevessül edemeyiz. Aksi takdirde mücadele ettiğimiz zalimlerden bizim ne farkımız kalır? Kudüs’teki gelişmelerin incittiği, öfkelendirdiği, hayal kırıklığına uğrattığı tüm kardeşlerimi bu konuda dikkatli olmaya davet ediyorum.

Bu düşüncelerle sözlerime son verirken tekrar Türkiye İnovasyon ve Girişimcilik Haftasının ülkemiz için hayırlı neticeler doğurmasını temenni ediyorum. Bu önemli programın icrasında emeği olan herkese gönülden teşekkür ediyorum.

Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Gençlerimize başarılar diliyorum.

join us icon
SEN DE ARAMIZA KATIL Gücümüze Güç Katalım.