“Türkiye, Halep ve Azez’in düsmemesi için büyük bir hassasiyet gösteriyor”
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik "Halep’in düşmesi demek çok daha büyük bir göç dalgasıyla Türkiye’nin karşı karşıya kaması demek. Kuşkusuz aynı göç ve güvenlik problemi dalgasıyla eş zamanlı olarak da Avrupa’nın karşı karşıya kalması demek. Türkiye’nin hazırlıklarında bir problem yok, yani bütün bir dünyayı şaşırtacak bir şekilde sınır ötesinden sınırın içerisine kadar çeşitli hazırlıkları var Türkiye’nin. Ama bu göç dalgası olursa, yani Türkiye Halep düşmesin, Azez düşmesin, Minnig Havaalanı’nda bu terörist organizasyonlar yerleşmesin diye büyük bir hassasiyet gösteriyor. Dünya bunun ne manaya geldiğini anlamazsa, Halep’le ilgili böyle bir sıkıntı olduktan sonra, dediğim gibi o köprüden önceki son çıkışa fevkalade yaklaşmış oluruz" dedi.
"Hafta sonundan beri Halep’in kuzeyinde PYD hedef alınıyor ve gündemdeki soruyu eklemeden çıkarmadan soralım Türkiye savaşa mı gidiyor?" sorusuna Ömer Çelik, şunları kaydetti:
"Tabi ki girmiyor. Aslında bütün gelişmeleri kendi tarihsel arka planı içerisinde okursak atılan bu adımların, yani güvenlik güçlerimizin bu müdahalelerinin bölgede Türkiye’yi savaşa sokmak, orada bir oldubitti yaratmak isteyenlere karşı aslında Türkiye’nin savaşa uzak durmak için alması gereken zorunlu güvenlik tedbirleri olduğunun altını çizmek gerekir. Şimdi orada çok ağır bir güvenlik sorunu var, Türkiye’nin burayla büyük bir sınırı var ve bu sınır içerisinde de ta uzun zamandan beri gözlemlediğimiz gelişmeler, PYD, YPG Esad rejimi, Rusya’nın hareketleri Türkiye’yi neredeyse sınırının sıfır noktasına kadar uzanacak bir güvenlik problemiyle karşı karşıya bırakıyor. Şimdi sıfır noktasından itibaren sınırımızı koruyamayız, güvenliğimizi koruyamayız. Zaten bu mülteci akımı sebebiyle bu geçişler yüzünden istendiği kadar tedbir alınsın tam kontrol sağlanamıyor. Ama görülen şudur ki: Irak’ta, Musul’dan Suriye’de Halep’e kadar bir çizgi çektiğimizde o çizginin Türkiye’ye bakan yüzünde her türlü oluşumu Türkiye’nin bir ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendirmesi zaruridir. Dolayısıyla, burada YPG’nin Azez’in doğusuna geçmeye çalışması ve Fırat’ın batısına geçmeye çalışması Türkiye açısından kırmızı alarm durumudur.
Şimdi Azez’in diğer bir özelliği şu: Halep’le Türkiye arasındaki insani yardım koridorunun boğazı durumunda. Oranın kesilmesi demek Halep bölgesindeki o koridorun kesilmesiyle birlikte insani yardımın ulaşamaması ve çok daha sayıda insanın katliamla baş başa kalması demektir. Yani burada birden çok şey var iç içe geçen birincisi, bütün bu YPG’nin davranışlarına, Kürtlerin kazanımına Türkiye’ye karşıymış gibi sunmaya çalışıyorlar bununla bir ilgisi yok. YPG, PYD şu anda Suriye Kürtleri adına değil, Esad rejimi adına hareket eden bir paralı organizasyonudur, bir lejyoner durumundadır. Eğer o boğaz kesilirse Azez ve diğer havaalanları Türkiye açısından ağır güvenlik riskleri oluşturan noktalar haline gelir ki buna müsaade edilmesi söz konusu olamaz."
Başbakanın ’Azez’in düşmesine izin vermeyiz’ lafını hatırlatan sunucunun "Fırat’ın batısı kırmızı çizgiydi zaten Türkiye için şimdi Azez’de mi kırmızı çizgi ve en şiddetli şekilde cevap veririz ne demek" sorusuna yönelik Ömer Çelik, Mare hattı bizim açımızdan son derece önemli diyerek şu değerlendirmelerde bulundu:
"Birincisi, sınırımızın sıfır noktasına kadar bir güvenlik riskiyle karşı karşıya kalmak istemiyoruz, orada bir güvenliğimizi sağlayacak bir derinliğin olması gerekir. Buna niye ihtiyaç duyuyoruz? Çünkü o bölgede bir devlet yok, devlet otoritesi yok, bir ulusal ordu yok, bir güvenlik sistemi yok. Bu güvenlik risklerinin bu kadar örgütün sınırımızın sıfır noktasına kadar gelmesi hani şimdi birileri bu tedbirleri alıyoruz diye Türkiye savaşa mı gidiyor diyorlar, tam tersine Türkiye herhangi bir oldubittiyle karşı karşıya kalmasın, kendisinin savaştan uzak durma konusundaki iradesini sağlam tutabilsin, herhangi bir güvenlik problemi sebebiyle bir maceranın içerisine sürüklenmeyelim diye atılan adımlardır bunlar. Dolayısıyla, olayın tarihini ve bugününü iyi okuduğumuzda bu atılan son adımların, bu güvenlik tedbirlerinin adeta bir terörle mücadele gibi değerlendirilmesi gerekir.
İkincisi, Suriye’deki insani yardım koridorunun kesilmemesi olarak değerlendirilmesi gerekir. Burada Türkiye savaşa giriyor gibisinde bir gündem bu Türkiye’nin şimdiye kadar ki tutumunu takip etmemek anlamına gelir. Tam tersine Türkiye, Rusya’nın ya da diğerlerinin bir fiili durum yaratma ya da oradaki örgütlerin Türkiye’ye karşı bir oldubitti yaratıp Türkiye’yi bir savaş ortamının içine çekmesine karşı bir tedbir niteliğindedir."
"YPG kantonlar oluşturmak için adımlar atıyor"
Ömer Çelik, sunucunun "Peki, Azez’in düşmesine izin vermemek nasıl olacak? Şu anda sıfır noktasında işte fırtına obüslerinin yaptığı atışlarla Türkiye hem siyasi olarak bir mesaj veriyor, hem de askeri olarak sizin söylediğiniz çerçevede önlem alıyor. Peki, Azez’in düşmesine izin verilmemek reel anlamda nasıl olabilir, burada kara opsiyonunu Türkiye düşünüyor mu?" sorusuna, "Şimdi şöyle düşünmek lazım: Ne diyor o Türkiye’ye hava harekatını bu topçu atışını durdurun diyenler iki şey söylüyorlar. Birincisi diyorlar ki, YPG’nin biz Türkiye’ye karşı hasmane davranışlarını engelleriz. İkincisi, aslında ne olup bittiğinin çok farkında olan bir ifade bu ikinci söyleyeceğim, diyorlar ki, YPG’nin bütün bu hareketlerinin yeni toprak kazanımları için kullanılmasını engelleriz, aslında bu bilinçaltını dışa vuran bir şey. Orada YPG’nin herhangi bir şekilde DAEŞ’le mücadele vesaire gibisinden etiketlenmesi söz konusu değil. Örgüt çerçevesinde fiili durum oluşturup, kantonlar oluşturmak için attığı adımlar bunlar dolayısıyla bu bir terör örgütü olarak orada sürekli mevzi kazanıyor. Nedir o? Şu anda bir karşılık veriliyor bu mesajı alırsa alır, almazsa güvenlik şu anda aldığımız güvenlik tedbirlerinin kat sayısı yükseltilir, şiddeti yükseltilir" cevabını verdi.
"Kara harekatı olur mu?"
Ömer Çelik, sunucunun "Kara harekatı olur mu olmaz mı" sorusu üzerine, "Kara harekatı meselesinde daha önce de açıklanan bir şey var, kara harekatı Türkiye’nin ancak koalisyon güçleriyle ortak karar vererek yapacağı bir şey, yani Türkiye tek başına oturup kara harekatı yapacak değil Suriye topraklarının içerisine doğru. Ama şunu da düşünmek gerekir biz buradan bir kere daha çağrı yapıyoruz müttefiklerimize: Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı bir örgütle yan yana durmayınız. Türkiye’ye karşı ulusal güvenlik tehdidi oluşturan bir örgütle karşı karşıya durursanız Türkiye bunun için her türlü tedbiri şiddet dozunu arttırarak ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla alır. Yani nedir bu? Burada bu topçu atışından başka unsurlara kadar her şey devreye girebilir, ama sizin kara harekatı dediğiniz şey çok tanımlı yani bir ülke toprağının içerisine girip orada kalmak, orada belli operasyonlar yapmak şeklinde bir şey. Türkiye’nin o bağlamda, o tanım anlamında oraya karşı bir kara harekatı şeyi yok. Ama zaman zaman işte çeşitli güvenlik sebepleriyle tabi ki giriliyor, çıkılıyor. En son Süleyman Şah Türbesi olayında kamuoyunun çok iyi duyduğu gibi bunlar olabilir. Bunlar olur mu, olmaz mı o ayrı, ama olabilir bu seçenekler masadadır. Yani çünkü birden çok terör örgütüyle o hat içerisinde Türkiye karşı karşıya" şeklinde konuştu.
Ömer çelik konuşmasına şöyle devam etti:
"O ayrı bir şey o kara harekatı değil, yani sahadaki şartlar çok tanımlı şartlar değil. Ne oldu? Süleyman Şah Türbesi taşınacakken girdik çıktık, ama bu bir kara harekatı tanımının içerisine girmez, kara harekatı başka bir şey. Kara harekatı demek fiili savaş durumunun parçası olmak demektir. Yani kara harekatı dediğinizde bir ülke artık resmen bir şeydir orasıyla savaş halindedir, savaşın bir parçasıdır. Dolayısıyla, burada kamuoyunun önüne getirilen maalesef muhalefet partilerinin çok sorumsuzca getirdiği, üstelik de Rusya’nın gündemleştirdiği bir retorikle getirdiği, bir söylemle getirdiği şey Türkiye savaşa giriyor. Şimdi bunu söyleyenler kim? Rusya orada savaşta mı? Savaşta. Bütün savaş uçaklarıyla orada, kara unsurlarıyla orada, diğer ülkeler sürekli olarak orayı bombalayan ülkeler. Türkiye’nin sınırında bu kadar gelişme oluyor, orada Cenevre-3 görüşmeleri sürerken bile bombardımanı kesmeyenler Türkiye’yi orayı bombalamakla suçluyorlar ya da Türkiye’yi bir savaşın bir parçası olmakla suçluyorlar.
Rusya açısından bakarsak çok net bir tablo var, yani burada haritalar olsa daha net gösteririz. Bombaladıkları bütün yerler muhalefetin olduğu yerler ve tamamen 2-3 tane IŞİD’e karşı bir operasyon oldu, onlarda etkili operasyonlar değil. Bu Minnig hava üssü denilen, yani Azez’i işaretleyen o yeşil koridor Halep’e kadar insani yardım şeyini sağlayan koridor. Zaten Mare-Cerablus hattı dediğimiz yani Fırat Nehrini işte Cerablus yazan şey haritada Cerablus yazan Fırat Nehri yazan şey, o mavi çizgi de orayı işaret ediyor. Şimdi burası Türkiye açısından güvenlik açısından en önemli bölge. Şimdi burada Halep’ten haritayı uzattığımızda şeye kadar Musul’a kadar bir çizgi çektiğimizde bizim buradaki derinliği ulusal güvenliğimiz açısından risksiz hale getirmemiz gerekiyor. Çünkü buradan itibaren terör örgütleri buraya yerleşmeye başlarlarsa buraya yerleşmeleri halinde Türkiye sınırın sıfır noktasından itibaren kendisini savunmak durumunda kalacak, bu da Türkiye’nin içerisine, Suriye içerisindeki bütün terör örgütlerinin Türkiye’nin içerisinde faaliyet göstermesi demek birinci unsur bu.
İkincisi, PYD’nin olduğu Afrin-Kobani denilen bölge. Buraları PYD nasıl ele geçirdi? Buraları ele geçirme tarihi PYD’nin o zamanda uyardık rejim buraları Özgür Suriye Ordusuna ve ılımlı muhalefete karşı PYD’yi bir tampon bölge olarak buraya yerleştirdi. Hatta Kobani meselesinde Türkiye Kobani’ye yardım götürürken diğer Kürt gruplar PYD’nin kendilerinin Kobani’ye yardım götürmesini engellediklerini ifade ettiler, o zaman Rudaw’da falan haber ajanslarında bu çıktı. Bu bölgelerdeki hareketliliğini şimdi bizde HDP ve başka unsurlar Kürtlerin kazanımı gibi sunuyor, bu Kürtlerin kazanımı değildir. Bu diğer Kürt unsurları da dışarıda bırakan, tamamen PYD’nin diğer Kürt unsurlara karşı da hasmane tutumu içerisinde fili durum yaratarak rejim ve Rusya’nın desteğiyle tuttuğu yerlerdir, şimdi buraların sarıya dönmemesi lazım. Sarıya döndüğü andan itibaren o zaman biz örgütle mücadeleyi kendi topraklarımızın içine almış oluruz. Yani bugün Şunu görmek gerekir: Türkiye’nin Azez’e yaptığı bu harekatın genetiği, Sur’da yürüttüğümüz terörle mücadele gibi, diğer yerdeki terörle mücadele gibi Türkiye’nin bu terör unsurlarına sınırının dibinde müsaade etmemesiyle ilgili bir tutumdur. Tam tersi burada birden çok örgüt fiili durum oluşturup da haritanın renkleri bu şekilde değişmeye başlarsa Türkiye açısından güvenlik riski oluşturacak şekilde değiştirmeye başlanırsa Türkiye hiç ummadığı bir gün bir fiili durumla karşı karşıya karışabilir, hiç ummadığı bir operasyonun içerisine girebilir. Ama şimdi ne yapıyoruz? Halep-Musul hattı içerisinde bunları sınırımızdan uzak tutmaya çalışıyoruz ki böyle bir fiili durumla karşı karşıya kalmayalım. Yani alınan bu tedbirler;
Bir; ulusal güvenliğimiz açısından gereklidir.
İki; Halep’le olan insani yardım koridorunun açık olması bakımından gereklidir.
Üç; YPG adlı terör örgütünün sınır komşumuz olmasını engellemek bakımından gereklidir.
Dört, en önemli gündem; Türkiye’nin bir oldu-bittiyle, bir fiili savaş durumuyla karşı karşıya kalmaması için alınması gereken zorunlu tedbirlerdir. Çok açık ve net söyleyelim; asıl bugün bütün muhalefetin Hükümetin arkasında olması gerekir. Asıl Hükümet bu tedbirleri almazsa sorumlu olur. Çünkü Hükümet, Türkiye’nin ulusal güvenliğini sağlamakla şeydir. Yani bu haritayı okuyabilmek lazım. Bu haritadaki hareketliliğin ne manaya geldiğini bilmek lazım. Bakın Azez’in o Fırat Nehri yazan yerin biraz yukarısında Tişrin Barajında da aynı zamanda YPG’nin hareketliliği var. Yani Azez’in doğusuna doğru ve Tişrin Barajından batıya doğru hareket halinde. İşte burası neresi? İşte Türkiye açısından bir güvenlik derinliğinin zorunlu olduğu bölgedir burası. Biz burayı korumakla mükellefiz. Niçin mükellefiz? Kendi ulusal güvenliğimizi, kendi ülkemizin huzurunu korumak için."
"Irak sınırını koruyamıyor"
Sunucunun "Türkiye nasıl bir risk hesabı yapıyor? Çünkü PYD var, DAEŞ var, Rusya havadan bombalıyor, bu faktörleri de işin içine kattığımızda Türkiye nasıl bir risk hesabı yapıyor orada?" sorusuna Ömer Çelik, "Şimdi şöyle değerlendirelim, zaman zaman terör unsurları Türkiye’nin içerisine Irak topraklarından hamle yaptığı için zaman zaman oraya girip çıkıyoruz, değil mi bu kadar harekat yapıldı oraya. Ama bunlar o teknik anlamda söylediğim şekilde, bir ülkenin toprağına girip de orada bir savaş durumunun parçası olacak şekilde kara harekatı olarak değerlendirilmiyor, yani adına kara harekatı deniyor da. Şimdi sınırımızın dibine kadar geldiğini düşünün bu harita çerçevesinde ve bugün olduğu gibi atış yapılıyor. Siz bunu ne yaparsanız? İşte Hatay’a birkaç tane atış yapıldı YPG unsurları tarafından. Ne yaparsınız? Hava unsurlarınızla engellemeye çalışırsınız, topçu atışınızla engellemeye çalışırsınız, olmadı fiili askeri gücünüzle de engellemeye çalışırsınız. Yani bunu Türkiye bir kara harekatına hazırlanıyor, Türkiye bir kara harekatına karar verdi gibi okumamak lazım. Nasıl ki defalarca Irak’a girdik çıktık, çünkü unsurlar, sınırını koruyamıyor Irak. Irak sürekli olarak bize şunu söylüyor: Diyor ki, bu harekatları yapmayın. Biz de Irak’a şunu söylüyoruz: Sınırında hakimiyetini kur, benim topraklarıma terör saldırısını engelle, ben de bu harekatları yapmayayım. Şimdi burada da dünyanın en önemli meselesi, en büyük güvenlik boşluğu, Afganistan’dan bile kötü durumda güvenlik açısından, pek çok açıdan. Dolayısıyla bunu şey olarak düşünmek lazım: Bugün bize topçu atışını durdurun diyen müttefiklerimizin ve diğer unsurların o halde bize oradaki kendi silahlı unsurlarıyla YPG’nin bu dediğiniz hatta yaklaşmasını, fiili durum oluşturmasını, Azez’e ve Minnig Havaalanına hakim olmasını, Fırat Nehrinin batısına ve Azez’in doğusuna geçmesini kendilerinin engellemesi gerekir. Aksi takdirde biz ulusal güvenliğimizi korumaya mecburuz" dedi.
Sunucunun "Amerika ve Türkiye’nin olaylara farklı bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz" sorusunu Ömer Çelik şöyle cevaplandırdı:
"Gördüğümüz resim farklı, fotoğraf farklı. O da şu, yani çok net bir şekilde görmek lazım: Tabii ki Amerika Birleşik Devletleri de, benim kanaatim o, bunların terör örgütü olduğunu biliyor. Yani bunların meşru bir güç olmadığını, oradaki Özgür Suriye Ordusu gibi, Ilımlı Muhalefet gibi, diğer Kürt gruplar gibi bir grup olmadığını biliyor. Ne yapılmaya çalışılıyor aslında? Bu unsurların hepsi, işte buraya hava harekatı yapıyorlar, ama hare harekatıyla DAİŞ’i, IŞİD adlı bu terör örgütünü temizleyemiyorlar. O zaman karadan onlarla ittifak yapacak bir unsura ihtiyaçları var. Bunlar da bu YPG, PYD de kendi unsurlarını bir paralı asker gibi bu şeyin hizmetine sunuyor. Onların gizli ajandası ne? DAİŞ’le bir dertleri olduğu için değil veyahut da teröre karşı bir ilkesel mücadele içerisinde oldukları değil. Onlar da DAİŞ’le bu mücadelenin parçası olurlarsa;
Bir; Batı sistemi içerisinde kendilerine bir alan yaratabileceklerini düşünüyorlar.
İkincisi de; sahada bu bahsettiğim sarı bölgeler gibi yeni fiili durumlar oluşturabileceklerini düşünüyorlar.
Şimdi belki bazı strateji merkezlerinde şunlar yapılabiliyordur: Ya önceliğimiz DEAŞ, biz araçsal olarak YPG’ye yol açalım, YPG ve başka unsurlar kara harekatıyla biz kendi askerimizi sokmadan burayı temizlesinler bu DEAŞ’ten, ondan sonra YPG’yle yine ne yapacağımıza bakarız. Şimdi biz bu mantık yürütmenin aynısını Afganistan’da gördük ve bu mantık yürütmeyi birbiriyle dönüşümlü olarak bir devre mülk gibi Afganistan’da hem Amerika kullandı, hem Rusya kullandı, ama sonuç dünya için bir felaket oldu. Bugün İsrailli yetkilinin bir açıklaması vardı, açıklamasının amacı ve sebebi çok önemli değil ama, cümlenin şu tarafı hoş: Diyor ki, yumurtadan omlet yapmayı biliyoruz da, henüz insanlık omletten yumurta yapmayı keşfetmedi. Yani siz burayı bir Afganistan’a dönüştürdükten sonra buraya İsveç tipi bir demokrasi getireceğinizi düşünüyorsanız bu hayal. Dolayısıyla bu araçsal yaklaşımların her biri sonuçta çok daha büyük felaketler getirdi. Ve şimdi buranın başına gelebilecek en büyük felaket şudur: 3-4 tane mezhep ve etnisiteye bağlı bir devlet haline bölünmesidir Suriye’nin. O zaman bunun anlamı da şudur açık ve net bir şekilde söyleyelim: 3-4 tane Afganistan’ın Suriye topraklarına yerleşmiş olması demektir farklı mezhebi ve etnik dinamiklerle. Şimdi bakın, bu mülteci krizi bile değil mi Türkiye topraklarının içerisinde bir şey sağlarken, kalması sağlanırken, henüz Akdeniz kıyılarına taşınmamışken Avrupa buna sesini çıkarmıyordu. O zaman Türkiye’yi, hatırlayınız sizle de konuştuk bir-iki programda, dedik ki bakın, buraya bir no fly zone, uçuşa yasak bölgenin olması lazım, burada bir tampon bölgenin olması lazım, bu insanların sınırın öbür tarafında tutulması lazım ve güvenli bir şekilde ölümden korunması lazım, Suriye’nin boşatılmaması lazım dedik. Bunu dinlemediler, ne uçuşa yasak bölge için Türkiye’ye destek verdiler, ne tampon bölge için. Şimdi açalım bakalım biz gazeteleri, tampon bölge, uçuşa yasak bölgeyle ilgili ne kadar çok konuşulmuş, dünyanın aktörleri ne kadar çok konuşmuşlar, ama hepsinin sonunda ama’yla bağlayıp nasıl olmayacağını tespit etmeye çalışmışlar. Şimdi bunlar olsaydı ne mülteci krizi olacaktı, ne bu güvenlik kriziyle karşı karşıya kalacaktık.
Şimdi bakın çok, açık net bir şekilde söylüyorum, bu mülteci krizi nasıl ki Akdeniz’i aşıp Avrupa başkentlerini vurmaya başlıyorsa; ki hala anlamış değiller, 5 bin mi alalım, 10 bin mi alalım diye bir tartışma yürütüyorlar. Siz bu tartışmayı ne kadar yürütürseniz yürütün, bu sayı arttığı zaman, şu anda Türkiye bu YPG’yi vurmasa, bu insani yardım koridoru kesilse Halep’ten öyle bir göç oluşacak ki ya da Halep’te öyle bir katliam yapılacak ki bu sadece Türkiye topraklarıyla sınırlı kalmayacak, Türkiye topraklarını ve Akdeniz’i aşarak Berlin’i, Londra’yı, diğer başkentleri ilgilendiren bir unsur haline gelecek."
"Mesele DAEŞ’le mücadeleyse gelin beraber yapalım"
"AK Parti’nin medya ve tanıtımından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı şapkanızla, sıfatınızla sorayım, Türkiye’nin PYD’yi hedef alması dünya kamuoyunda sanki Türkiye DEAŞ’e alan açıyor gibi lanse ediliyor. Stratejik iletişim açısından Türkiye nasıl bir sınav veriyor? Kendisini dünyaya sizin bana şimdi anlattığınız gibi anlatabiliyor mu ya da dinliyorlar mı Türkiye bunu anlatmaya çalıştığında?" şeklinde yöneltilen soruya Ömer Çelik şu şekilde cevap verdi:
"Şimdi çok kritik soru bu. Şimdi bunu ne kadar anlatırsanız anlatın, enteresandır hemen bir şey çıkıyor, Türkiye’nin DAEŞ’le ittifak yaptığı, Türkiye’nin, DAEŞ’e, IŞİD’e alan açtığı şeklindeki yorumların önü kesilmiyor. Neden bu? Yani diyoruz ki, gelin bütün istihbaratı paylaşalım. Diyoruz ki, gelin beraberce mücadele edelim. Herhangi bir unsur bize gösterebilir misiniz siz Türkiye topraklarından gidip DAEŞ’e katılacakken bize bildirdiğiniz halde bizim onu yakalayıp da size teslim etmediğimiz? Böyle bir bilgi de yok. Yani bize bilgi verilmişse, şu unsur benim başkentimden çıktı, izini kaybettim, Türkiye topraklarından geçecek, kimliği şudur, bunların hepsi yakalanmış ve teslim edilmiş. Burada Türkiye’yi Suriye politikasında ben Esad’ın kalıcı olduğu bir formüle razı etme şeklinde bir propaganda olduğunu düşünüyorum bunun altyazısında, bunun gizil ajandasında. Yani Esad’ın reformlar yapmasını ve ülkesinde siyasi tutukluları bırakmasını, Araplara, Türkmenlere, herkese hak vermesini biz savunurken, aynı yayın organları Türkiye bir terörist devletle işbirliği yapıyor, Türkiye Batı ittifak sisteminden kayıyor diye büyük bir propaganda yapıyorlardı. Şimdi mesele DAEŞ’e karşı mücadeleyse gelin beraber yapalım. Ama Afganistan’daki gibi belli terör örgütlerini başka terör örgütlerine karşı araçsal kullanımsa, Türkiye buna karşıdır.
İkincisi, şu sınavı veriyor bakın: Müttefiklik anlayışı bir sınav içerisinde. Müttefiklik, ortak dostluk tanımları geliştirmek ve ülkelere dönük düşmanlıklara karşı ortak tutum almak için üretilmiş bir şey. Türkiye’nin belki de soğuk savaştan sonra içinden geçtiği en ağır krizlerden bir tanesi, bu Suriye krizi, dünyanın de en ağır krizi. Soğuk savaş zamanında NATO’nun kanat ülkesiydik biz, bütün mükellefiyetlerimizi yerine getirdik. Şimdi Türkiye’nin bugün NATO’yla olan ilişkilerinde NATO birtakım meydan okumalarla karşı karşıya, yani NATO’nun varlık sebebiyle ilgili birtakım meydan okumalarla karşı karşıya. Ve burada NATO’nun Türkiye’nin yanında kayıtsız şartsız durması gerekir, bu YPG konusunda da böyledir, diğer unsurlarda da böyledir. Ama Türkiye’nin yanında ben DAEŞ konusunda durayım, ama YPG konusunda durmayayım gibi bir şey müttefiklik ilişkisinin doğasına zarar verebilecek, bunun kalitesini düşürecek sonuçlar doğurur" şeklinde konuştu.
Ömer Çelik konuşmasına şunları da ekledi:
"Şimdi kendi görüşüm gibi söylemeyeyim, birtakım yorumlara atıf yaparak söyleyeyim, birtakım analizlere atıf yaparak söyleyeyim. O da şudur: Neden bu ısrar, yani Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği bir şeye karşı; hayır, biz onu terör örgütü kabul etmiyoruz şeklindeki bu ısrar neden? Birtakım analizler, bunlara katılabiliriz, bir denilen şey şudur: Rusya’nın Suriye’deki etkinliği konusunda Amerika Birleşik Devletleri çok pasif kalıyor deniyor ve bunun karşısında da YPG’nin her türlü gücün hizmetine sunduğu bu şeyini, kara gücünü Rusya’ya kaptırmama gibi bir tavırla bunu yapıyor deniyor.
İkincisi de; Amerika Birleşik Devletleri oraya bir kara harekâtı yapmak yerine, bir başka güvenlik konseptiyle havadan vuralım, ama yerdeki kara harekâtını yerel unsurlarla yapalım, yerel unsurları örgütleyerek yapalım. Burada da YPG’yi odak alan bir şey bir şey yapalım diye. YPG’nin DAEŞ’e karşı etkinliği, aşırı hareketli olması bir terör örgütüyle mücadele anlamında değil. DAEŞ’ten boşalan yerleri, bu haritada sarı olarak gösterdiğimiz yerler gibi kendisine fiili kantonlar oluşturma şeklinde oradaki Arapların aleyhine, diğer Kürt gruplarının aleyhine, Türkmenlerin aleyhine bir etnik kantonal sistem oluşturmakla ilgili bir şey. Şimdi buradan baktığımızda burada araçsal yaklaşıyorlar. Aslında olayın bir diğer boyutu da var. İlk defa tarih boyunca bu kadar ezilmiş bir halk olan Kürt halkı, aslında Türkiye odaklı olarak bir demokratik kazanımlar zincirinin parçası oldu ve tarih boyunca ilk defa bu hakları kazandı. Kuzey Irak’ta iyi kötü kazanımları var Kürtlerin. Şimdi Suriye’de enteresan bir şey oluyor. Ben uzun zamandır televizyon programlarında söylüyorum, diyorum ki; birileri Kürt birtakım örgütler eliyle Kürt halkının tarihi kazanımlarını çalmaya ve gasp etmeye çalışıyor. Ve bölgede Kürt örgütler eliyle, bu terör örgütleri eliyle bir yeni BAAS yapılanması kurmaya çalışıyor bölgeyi kontrol edebilecekleri. Bu hayırla gözle bakılan, iyi gözle bakılan bir yapılanma değil. Şimdi bunun aynısını burada görüyorsunuz. Bakın bu bölgedeki bütün kazanımları götürüp büyük güçlerin vekâlet savaşlarında Suriye’de bir lejyoner hizmeti gibi harcamaya çalışıyor PYD-YPG gibi yapılar. Dolayısıyla bu yapılar Kürtlerinde demokratik kazanımlarını bölgede birtakım kendi terör örgütlerinin mevzi kazanmasının bir parçası haline getirmeye, bir mezesi haline getirmeye, bir lojistiği haline getirmeye çalışıyorlar. Cephenin o tarafından baktığınızda da, maalesef o verilen büyük demokratik mücadelelerin bu terör örgütlerinin arkasındaki güçler eliyle gasp edilmeye çalışıldığını da görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin YPG’ye karşı olan tutumunu kim ki -özellikle HDP kullanıyor bu söylemi- Kürtlere karşı bir unsur gibi kullanıyorsa bu örgütler eliyle Kürtlerin haklarının gasp edilmesine çanak tutuyor demektir, zemin hazırlıyor demektir. Tam tersine biz Kürtlerin gerçek kazanımlarının bu örgütlerin oradaki birtakım vekâlet savaşlarında bunu bir lojistik unsur olarak kullanmasını ve bunu gasp etmesini de engellemeye çalışıyoruz."
"İran açısından aslında önemli bir tarihsel aşamaya gelindi"
Suudi Arabistan’la, İran’ın birbirine nasıl mesaj verdiği sorusuna "İran açısından aslında önemli bir tarihsel aşamaya gelindi" şeklinde cevap veren Ömer Çelik, "Bu nükleer projeyle ilgili yaptırımların kalkmasıyla birlikte aslında İran belki de devrimden sonra ilk defa uluslararası toplumla bütünleşebileceği, nefes alabileceği bir aşamaya geldi, Türkiye’de bunu destekledi. Brezilya’yla birlikte imza attığımız, desteklediğimiz o nükleer anlaşma aslında şimdiki sonuçlanan nükleer anlaşmadan çok daha ileri bir noktaydı Batı açısından da, İran açısından da. Fakat her iki tarafta onu çok iyi korumayarak bugün daha azına razı oldular, ama neyse her halükarda bir anlaşma ortaya çıktı. Şimdi İran’ın uluslararası sistemin bloke ettiği paraları serbest kalıyor, diğer alanlarda İran’a yeni alanlar açılıyor. Şimdi burada İran elde ettiği bu ekonomik gücü bölgedeki bu şiddet sarmalını daha çok desteklemek bakımından kullanırsa, o zaman İran açısından yaptırımların olduğu dönemden çok daha ağır bir tablo ortaya çıkacaktır.
Bu bölge için en istenmeyen şey, ona çok dikkat etmemiz lazım, mezhep hatlarının birbiriyle savaştığı bir tablonun ortaya çıkmamasıdır. Eğer mezhep hatlarının birbiriyle savaştığı bir tablo ortaya çıkarsa, burada devletler, ordular, siyasi analizler hepsi geçersizleşir. Maalesef şimdi bir tür Ortaçağ durumu yaşanıyor, yani sanki hiçbir buralardaki bütün o beraber yaşanmışlıklar, bütün o medeniyet yaklaşımları ortadan kalkmış gibi. Türkiye’nin buradaki tutumu şudur: Bunu prensipler üzerinde söylüyorum, Suudi Arabistan çok önemli bir ülke, çok yakın olduğumuz bir ülke, aynı şekilde İran önemsediğimiz bir ülke, burada herhangi bir şekilde bir mezhepler arası fay hattını tetikleyebilecek, mezhepler arası bir bloklaşma anlamına gelebilecek tutumlardan kaçınmak gerekir.
Ortak prensiplerde karar verildiğinde geçmişte adım atıldı, bugün de ortak prensipler üzerinde çalışılıyor pek çok konuda. Yani Suudi Arabistan son derece önemli bir ülke. Ama şöyle bir şeyden söz ediliyorsa: Hani Türkiye’yle Suudi Arabistan oturup ikili karar verip bir kara harekatı adımı atacak, yani herhalde öyle bir şey bakıyorum burada, öyle bir şey tabi ki söz konusu değil, bu koalisyon içerisinde değerlendirilen bir şey. Suudi Arabistan cephesinden bakıldığında da iyi değerlendirmek gerekir, Suudi Arabistan’ın da öyle bir girişimi olduğunu düşünmüyorum, daha çok gazete haberleriyle bu değerlendirilmeler yapılıyor. Yani birinci ağızdan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ve diğer yetkililerin yaptığı açıklamalarda böylesine bir tekli inisiyatif ya da ikili-üçlü inisiyatif gibi bir tutum içerisinde olmadıklarını görüyorum" dedi.
"İsrail’le ne durumda Türkiye?"
Başkanlar Konferansını hatırlatan sunucunun "İsrail’le ne durumda Türkiye?" sorusuyla ilgili olarak Ömer Çelik şöyle konuştu:
"Şimdi heyet hem Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından, hem Başkanımız tarafından kabul edildi. Bu Başkanlar Konferansı dediğiniz gibi pek çok Musevi örgütünün başkanlarının oluşturduğu bir zemin. Aslında öyle bir 8 madde, tabi onlar kendileri analiz ederek çıkarmışlar. Söylenen şey şu: Birincisi, Musevilerle olan ilişkimiz her zaman için bütün siyasi tartışmaların dışındadır, yani bu tarihsel bir şeydir. Türk Musevi Cemaati Başkanı değerli arkadaşımız İshak İbrahimzadeh de oradaydı. Diğer katılanlar açısından, yani Türkiye’deki Musevi arkadaşlarımız, vatandaşlarımız bağlamında bir değerlendirme değil bu söylediğim, o katılanlar açısından bir değerlendirme yaptığımızda böyle bir talep geldi, bu talep neticesinde de bu görüşmenin uygun olabileceği değerlendirildi ve Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız kabul etti.
Ne söylendi? Birincisi şu: Bizim hakikaten Mavi Marmara sonrasındaki yaklaşımımızın bir kere daha altı çizildi. Yani İsrail hükümeti burada saldırganca bir tutum sergilemiştir Türkiye’ye karşı, Türk vatandaşlarına karşı, bu bizim için tazminat ve özür gerektiren bir durumdur. Tazminat ve özür konusunda, özür dilendi, tazminat konusunda ise işte görüşmeler devam ediyor, belli bir noktaya geldi, yani imza atılabilecek noktaya geldi. Ama diğer mesele, Gazze’ye ambargonun kalkması meselesi, burada hem Cumhurbaşkanımız, hem Başbakanımız detaylı açıklamalar yaptılar, yani Türkiye buranın elektrik ihtiyacını karşılayacak, oraya bir gemi gönderip buranın elektrik ihtiyacını karşılamak istiyor, buranın su ihtiyacını karşılamak istiyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın verdiği örnekle bugün Gazze’ye bir kasa domatesin girmesi bile problem, yani bildiğimiz domates bu, bir kasa domatesin Gazze’ye girmesi problem, burası bir açık hava hapishanesi. Aynı tabirle Sayın Başbakanımız da değerlendirmeler yaptı. Ve heyete şu söylendi: Bu şartlar yerine geldikten sonra, özür, tazminat ve Gazze süreciyle birlikte bu tamamlandıktan sonra Türkiye’yle İsrail ilişkilerinin normalleşmesinin önünde bir engel kalmaz. Aynı şekilde orada bazı katılımcılar bu soruları sordular, işte Akdeniz’deki gaz meselesi, diğer meseleler. Burada zaten bu işbirliklerinin önünde herhangi bir engel söz konusu olmaz. Ama tabii şu konular var: Türkiye’nin Mescid-i Aksa konusundaki Mescid-i Aksa’daki birtakım olumsuz tutumlar konusundaki hassasiyeti yüksektir. İkincisi, en son Batı Şeria’da 1400 dönüm kadar bir yeri yeni yerleşime açtı İsrail hükümeti, biz bu yasa dışı yerleşimler karşısında son derece tepkiliyiz. Nitekim Avrupa Birliği de buradan gelen malları kabul etmiyor, buradaki üniversitelerle işbirliği yapmıyor zaten. Bunlar olduktan sonra, yani bu konudaki hassasiyetler gözetildikten sonra, enerji alanı başta olmak üzere diğer alanlarda işbirliğinin kapısı açılır."
Halep’in düşmesi durumunda gelebilecek mülteci sayısına Türkiye’nin hazırlıklarının ne olduğunu sorusuna Ömer Çelik, "Halep’in düşmesi demek çok daha büyük bir göç dalgasıyla Türkiye’nin karşı karşıya kaması demek. Kuşkusuz aynı göç ve güvenlik problemi dalgasıyla eş zamanlı olarak da Avrupa’nın karşı karşıya kalması demek. Türkiye’nin hazırlıklarında bir problem yok, yani bütün bir dünyayı şaşırtacak bir şekilde sınır ötesinden sınırın içerisine kadar çeşitli hazırlıkları var Türkiye’nin. Ama bu göç dalgası olursa, yani Türkiye Halep düşmesin, Azez düşmesin. Minnig Havaalanı’nda bu terörist organizasyonlar yerleşmesin diye büyük bir hassasiyet gösteriyor. Dünya bunun ne manaya geldiğini anlamazsa, Halep’le ilgili böyle bir sıkıntı olduktan sonra, dediğim gibi o köprüden önceki son çıkışa fevkalade yaklaşmış oluruz" şeklinde cevap verdi.